Metin Lokumcu Davası

Ak Parti Genel Başkanı ve dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan genel seçimler öncesinde 31 Mayıs 2011’de Hopa/Artvin’de bir miting düzenlendi. Aralarında emekli öğretmen Metin Lokumcu’nun da bulunduğu kişiler Doğu Karadeniz’in akarsuları üzerinde kurulan hidroelektrik santral (HES) inşaatlarının bölgenin doğal dokusu üzerine yarattığı tahribat ve çay tarımında yaşanan sorunlara dikkat çekmek için aynı gün Hopa Meydanı’nda bir basın açıklaması yapmak istediler.

Yoğun polis müdahalesi sonrasında Metin Lokumcu hayatını kaybetti. Artvin İl Emniyet Müdürü ve Hopa İlçe Emniyet Müdürü'nün aralarında bulunduğu 13 polis hakkında 9 yıl 5 ay sonra dava açıldı.

Arka Plan Bilgisi
Lokumcu’nun Ölümü
Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı ve dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, 12 Haziran 2011’de yapılan genel seçimler öncesinde 31 Mayıs 2011’de Hopa/Artvin’de bir miting düzenlendi. Aralarında emekli öğretmen Metin Lokumcu’nun da bulunduğu kişiler Doğu Karadeniz’in akarsuları üzerinde kurulan hidroelektrik santral (HES) inşaatlarının bölgenin doğal dokusu üzerine yarattığı tahribat ve çay tarımında yaşanan sorunlara dikkat çekmek için aynı gün Hopa Meydanı’nda bir basın açıklaması yapmak istediler.

Saatlere yayılan protestolar boyunca farklı illerden gelen polis güçlerinin de katılımıyla göstericilere yoğun şekilde biber gazı kullanılarak müdahale edildi. Polis müdahalesinde atılan gaz fişekleriyle yaralananlar oldu. Olaylar sırasında fenalaşan emekli öğretmen Metin Lokumcu kaldırıldığı Hopa Devlet Hastanesi’nde hayatını kaybetti. Cenazesi Trabzon Adli Tıp Kurumu’na götürüldü.

Olaylar sırasında bir polis memuru yaralandı. Hastane önünde bekleyenlere polis müdahale etti. Hopa’da bulunan siyasi parti, dernek, otel ve kahvehanelerde gerçekleştirilen baskınlar sonucunda yaklaşık 60 kişi gözaltına alındı. Hopa kent merkezine giriş çıkışlar bir süre yasaklandı. Hopa’da gözaltına alınan kişiler ailelerine haber verilmeksizin gece yarısı Erzurum’a götürüldü. Tutuklanan 17 kişi yedi ayı aşkın süre hapishanede kaldı.

Lokumcu’nun ölümünün ardından İstanbul, Ankara, İzmir, Rize, Bursa, Eskişehir, Adana, Giresun, Adana, Hatay'ın aralarında bulunduğu şehirlerde protesto etkinlikleri düzenlendi. Çok sayıda kişi gözaltına alındı.

İçişleri Bakanlığı Lokumcu’nun yaşamını yitirdiği olaylar hakkında dört müfettiş görevlendirildiğini açıkladı. Soruşturma 9 yıl 5 ay sonra sonuçlandırıldı. Mülkiye müfettişlerinin raporu doğrultusunda polislere soruşturma izni verilmedi.

Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan olaylar sonrasında Trabzon’da “Zira ben Hopa'ya eşkıyaların indiğini bilmiyordum. Meğerse eşkıya Hopa'ya da inmiş. Eli taşlı eşkıyalar oraya da inmiş” ifadelerini kullandı. Başbakan, daha sonra İstanbul’da Metin Lokumcu’nun ölümüne ilişkin “Tabi bu arada bir tanesi de kalp krizi geçirerek, kimliğini bilmiyorum, üzerinde bu noktada fazla durmak istemiyorum. Kalp krizi neticesinde öldüğü söyleniyor.” ifadelerini kullandı. Başbakan daha sonra Ağrı’da katıldığı bir televizyon programında “Biber gazı orantısız gücün ifadesi değil. Şu anda dünyanın en modern manada bu tür şeyleri yatıştırmada kullandığı biber gazıdır. (Lokumcu’nun ölüm sebebinin biber gazından kaynaklandığı iddiası için) Yok. Alakası yok. Farklı o. Kalp olayı.” dedi.

İstanbul, Ankara, İzmir ve başka muhtelif kentlerde Metin Lokumcu’nun ölümünü protesto etmek isteyen kişilere yapılan polis müdahalelerinde fazla sayıda kişi gözaltına alındı. Yalnızca Ankara’da 54 kişi gözaltına alındı, 57 kişiye dava açıldı.

 

Protestolara Müdahale: Anayasa Mahkemesi Kararı
Anayasa Mahkemesi, öğretmen Metin Lokumcu’nun ölümüyle sonuçlanan olayları protesto etmek isteyen gruba müdahale sırasındaki yaralanmaları “insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele” olarak nitelendirdi.

Ankara’da Sakarya Caddesi’nde toplanarak Ak Parti İl Başkanlığı önüne siyah çelenk koyup basın açıklaması yapan gruba yapılan müdahalede protestocular darp edilerek gözaltına alındı. Protestocular, polis otobüsünde darp edildikleri ve tacize uğradıklarını belirterek savcılığa suç duyurusunda bulundu. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, polislerin şiddet uygulamakla suçlandıkları şikâyetle ilgili takipsizlik kararını 29 Eylül 2015’te verdi. İtirazlardan sonuç alamayan 18 eylemci, Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) bireysel başvuruda bulundu. Kararında “İncelenen başvuruda insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele yasağının maddi ve usul boyutlarının ihlal edildiği sonucuna ulaşılmıştır. Dolayısıyla ihlalin kovuşturmaya yer olmadığı kararından kaynaklandığı anlaşılmaktadır.” ifadelerine yer veren AYM, maddi ve usul boyutunun ihlali nedeniyle yalnızca ihlal tespitiyle giderilemeyecek olan manevi zararları karşılığında” iki başvurucuya 6.000₺, iki başvurucuya 9.000₺ ve iki başvurucuya 15.000₺ net manevi tazminat ödenmesine karar verilmesi gerektiğini belirtti.

Mahkeme ayrıca, “İnsan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele yasağının usul boyutunun ihlali nedeniyle yalnızca ihlal tespitiyle giderilemeyecek olan manevi zararları karşılığında” beş başvurucuya 6.000₺, bir başvurucuya 9.000₺ ve iki başvurucuya 15.000₺ manevi tazminat ödenmesine karar verilmesi gerektiğini belirtti.

AYM, polis müdahalesi nedeniyle 15 başvurucuya yönelik fiillerde “insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele yasağı”nın ihlal edildiğine karar verdi. Ayrıca, kötü muamele nedeniyle sorumlu polisler hakkında soruşturma başlatılması için karar örneği Ankara Başsavcılığı’na gönderildi.

Metin Lokumcu’nun Ölümü Hakkında Düzenlenen Raporlar
Trabzon Adli Tıp Kurumu hazırladığı ön otopsi raporunda Metin Lokumcu'nun ölümünü, "biber gazı ve heyecanın tetiklemesi sonucu gerçekleşen kalp krizine bağlı ölüm" olarak tanımladı. Daha sonra kurum tarafından hazırlanan kesin ölüm raporunda ise "Lokumcu’nun vücudunda öldürücü düzeyde kimyasal madde saptanmadığı, ölümün kendisinde mevcut kalp ve akciğer hastalığı sonucu meydana geldiği" ifade edildi.

 

Adli Tıp Kurumu Trabzon Grup Başkanlığı Morg İhtisas Dairesi’nin 20.06.2011 tarihli otopsi raporunda; “kişinin ölümünün kendisinde mevcut kalpte enfarktüs ve intraalveoler taze kanamaya bağlı kalp ve akciğer hastalığı ile meydana gelmiş olduğu kanaati”ne yer verildi. Lokumcu’nun ailesinin avukatları bu raporda “mevcut” olduğu belirtilen akciğer ve kalp hastalıklarını tetikleyen sebebi ve yoğun kimyasal madde kullanımı ile kalp krizi arasında nedensellik bağı bulunmadığını açıklamadığı gerekçesiyle rapora itiraz etti.

Ailenin avukatları  Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi’ne yaptıkları başvuruda, Adli Tıp Kurumu’nun aşağıdaki sorulara yanıt vermediğinden hareketle, Lokumcu’nun ölümüyle kullanılan kimyasal gaz arasında nedensellik bağı olup olmadığı hususuna ilişkin bilimsel görüş istedi:

Adli Tıp Kurumu Trabzon Grup Başkanlığı Morg İhtisas Dairesinin 20.06.2011 tarih ve 2011/1413/387/322 sayılı otopsi raporunun;

  • Metin Lokumcu’nun kalp krizi geçirmesinin nedeni nedir?
  • Mevcut olduğu bildirilen akciğer ve kalp hastalıklarını tetikleyen etken nedir?
  • Yoğun kimyasal madde kullanımı ile kalp krizi arasında nedensellik bağı nedir?
  • Otopsi esnasında analizi yapılan maddeler arasında gaz bulunmakta mıdır?
  • Hopa’da kullanılan gazın etken maddesi bilinmekte midir?
  • Hangi kimyasal madde kullanıldığı bilinmeden ölüm nedeni nasıl tespit edilmiştir?”

sorularına cevap vermediği ifade edilen başvuru neticesinde TTB bir rapor hazırladı.

             

TTB, 31 Mayıs 2011 tarihli hastane evrakları, ifadeler, Hopa Cumhuriyet Savcılığı ve Trabzon Adli Tıp Grup Başkanlığı’nın 1 Haziran 2011 tarihli otopsi bulgularının değerlendirilmesine dayandırdığı raporunda aşağıdaki bulgulara ulaştı:

  1. “Kişinin ölümüne neden olacak düzeyde bir kalp hastalığı ya da KOAH düzeyinde bir akciğer hastalığı olmadığı, otopsi raporu sonucunda bildirildiği gibi kendisinde mevcut bir hastalık sonucu ölmediği,
  2. Emosyonel olarak stresli bir ortamda kimyasal gaza (OC ve CS) maruz kaldığı,
  3. Bilimsel olarak en muhtemel ölüm mekanizmasının; kimyasalın ön planda solunum sistemi üzerindeki etkisi ile oluşturduğu akciğer hasarı, asfiksi, solunum yetersizliği, asidoz ve daha küçük bir olasılıkla sebep olabileceği ani hipertansif krizle birlikte gelişen akciğer ödemi ve tüm bu sayılan mekanizmaların tetikleyebileceği ventriküler fibrilasyon olduğu,
  4. Ölüm ile kimyasal gaza maruz kalma arasında nedensellik ilişkisi olduğu”

Adli Tıp Kurumu Birinci Adli Tıp İhtisas Kurulu’nun Raporu
Kurulun 16 Aralık 2011 tarihli raporunda “kimyasal inceleme raporuna göre, otopside alınan örneklerde aranan toksik maddenin bulunmadığı, kendisinde kalp ve damar hastalığı bulunan kişinin ölümünün kendisinde mevcut hastalığın aktif hale geçmesi sonucu meydana gelmiş olduğu” belirtildi. Aile avukatları kimyasal gaz ile ölüm olayı arasında nedensellik bağı olmadığı hususunun Adli Tıp Kurumu raporunda aydınlatılmadığını, “kendisinde mevcut hastalığı” aktif hale getirenin ne olduğu sorusunun cevapsız kaldığını ifade ettiler.

Ailenin avukatları, TTB’nin raporunda değinilen, “bir akciğerinin 818 grama çıkmasını yani tek bir akciğerin ağırlığının, neredeyse iki akciğerin toplam ağırlığına ulaşmış olmasını da açıklamaktan uzak” olduğunu ifade ettiler. Yapılan itirazlar sonucunda dosya Adli Tıp Kurumu Genel Kurulu’na gönderildi.

Adli Tıp Kurumu Genel Kurulu’nun Raporu
Kurumun 24 Mayıs 2012 tarihli raporunda aşağıdaki bulgulara yer verildi:

  • Otopsisinde alınan örneklerin Kimya İhtisas Dairesi’nde yapılan tetkikinde
    • Etil alkol, metil alkol, uyutucu, uyuşturucu bulunmadığı sistematikte bulunan aranan toksit maddelerin bulunmadığı
  • Rutin olarak yapılan sistematik toksikolojik analiz içerisinde olay yerinde kullanıldığı iddia edilen ortho chlorbenzalmaloritre maddesinin sistematik olarak aranan toksit maddeler arasında bulunmadığından araştırmasının yapılmadığı,
    • Ancak kişinin olay yerinde fenalaşması üzerine 112 acil servis çağrıldığı, ambulans içerisinde müdahale edildiği, oksijen verildiği, hastaneye götürüldüğü, hastanede muayenesi esnasında öldüğü,
    • Literatürde ortho chlorobenzalmalononitrilo CS maddesine maruz kalan kişilerin temiz hava bulunan ortama alınması ve oksijen tedavisi uygulanması durumunda 10-15 dk. içerisinde vücuttan elimine olduğu bildirildiği de dikkate alındığında,
      • Kişinin olay yerinde gaza maruziyeti halinde de olay yerinde bulunduğu zaman ile ölümü arasında geçen süre nedeniyle ölüm sonrası otopsisinde alınan örneklerde bu gazın aranması durumunda da bulunmayacağı,
  • “Kronik kalp damar hastalığı bulunan kişinin ölümünün kendisinde mevcut kalp damar hastalığının olayın efor ve stresi ile aktif hale geçmesi sonucu meydana gelmiş olduğu,
  • Yakın mesafeden yoğun olarak ortho chlorobenzalmalononitrilo CS gazına maruziyeti olduğunun kabulü halinde, bu maruziyetin de kendisinde mevcut kalp damar hastalığının aktif hale geçmesinde efor ve stres faktörüne ilave faktör olarak kabul edilmesi gerektiği”

Metin Lokumcu’nun Ölümü Hakkındaki Yargılama Süreçleri
Aralarında dönemin İçişleri Bakanı Osman Güneş, dönemin Artvin Valisi Mustafa Yemlioğlu ve dönemin Hopa Kaymakamı Abdullah Aktaşın’ın da bulunduğu toplam 37 kamu görevlisi hakkında yapılan suç duyuruları nedeniyle "taksirle ölüme neden olma, görevi kötüye kullanma, zor kullanma sınırının aşılması" suçlamalarıyla yürütülen soruşturmalarda kovuşturmaya yer olmadığı kararı 9 yıl 3 ay sonra verildi. Yapılan itirazların da reddedilmesi neticesinde dosyalar Anayasa Mahkemesi’ne götürüldü.

Aradan geçen dokuz yıl beş ayın sonunda, Artvin İl Emniyet Müdürü ve Hopa İlçe Emniyet Müdürü'nün de aralarında bulunduğu 13 polis hakkında “taksirle ölüme neden olma” suçlamasıyla dava açıldı. Davanın görülmesine 24 Aralık 2020’de Hopa Asliye Ceza Mahkemesi’nde başlanmasından bir gün önce “güvenlik” gerekçesiyle; davanın ilk duruşmasının Trabzon’da 21 Nisan 2021’de Trabzon 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülmesine karar verildi.

Ailenin İçişleri Bakanlığı’na Açtığı Tazminat Davası
Lokumcu’nun ailesi İçişleri Bakanlığı’na karşı maddi ve manevi tazminat talebiyle Ankara 4. İdare Mahkemesi’ne dava açtı. Bakanlık, mahkemeye gönderdiği savunmada Lokumcu’nun protestocular içinde bulunduğunu, sloganlar attığını; Lokumcu’nun içinde bulunduğu grubun kalabalığı tahrik edecek pankartlar astığını ileri sürdü. Lokumcu’nun kalp krizi geçirdiği hatırlatılan savunmada şu ifadelere yer verildi:

“Unutulmaması gerekir ki, hukuka aykırı davranmanın mazereti olamaz. Hem devletin kamu düzenini bozmak için eylemde bulunup, hem de yaralanınca ya da vefat edince devletten tazminat talebinde bulunulması hukuk sisteminin koruduğu bir hak olmamalıdır. Hiç kimse kendi hukuka aykırı eylemine veya tamamen kendi kusuruna dayanarak bir hak elde edemeyeceği gibi onun yakınlarının da bundan faydalanması kabul edilemez.”

Olaylar sırasında kullanılan gazın niteliğiyle ilgili iddialarla ilgili bakanlık şu ifadeleri kullandı:

“Geçici etki meydana getiren göz yaşartıcı mühimmatların toplumsal olayları denetim altına almak amacıyla kullanılmasında herhangi bir sakınca ve hukuki engel bulunmamaktadır. İdaremizin hizmet kusuru yoktur.”

Bakanlığın savunmasında ailenin istediği toplam 415 bin lira maddi ve manevi tazminatın fazla olduğu ileri sürülerek talebe ilişkin “Davacı tarafın uğramış olduğu zararların ve yapmış olduğu harcamaların açık ve net şekilde ispatlanarak ortaya konulması gerektiği açıktır. Ülkemizde son yıllarda istikrarlı bir şekilde düşük enflasyon yaşanmakta ve paranın alım gücü düşmemektedir. Tazminat talebi kabul edilirse faiz yasaya ve hakkaniyete uygun olarak hesaplamanın yapıldığı tarihten işletilmelidir” ifadeleri kullanıldı.

Metin Lokumcu’nun ailesinin avukatları yaptıkları Lokumcu’nun polislerle konuşup durumu sakinleştirmek isterken bir kez daha gaza maruz kaldığına, kardeşi Osman’a, “Nefes alamıyorum” dediği, ambulansa konarken de gaz bombası atıldığına değindiler. Lokumcu’nun “yoğun ve ölçüsüz gaz nedeniyle hayatını kaybettiğini” ve “devlet eliyle kullanılan kimyasal silah ile öldürüldüğünü” savunan avukatlar olaylarda kullanılan “OC” ve “CS” türü biber gazlarının ölümcül olduğu ve kimyasal silah konvansiyonu 1.5 sırasında yer alan ölümcül sonuçları olan “kimyasal silahlar” kategorisinde yer aldığını ve Türkiye’nin taraf olduğu Cenevre Sözleşmesi’ne göre de bu gazların kullanılmaması gerektiği mahkemeye bildirdiler.

Ayrıca, Lokumcu’nun ailesinin Rize İdare Mahkemesi’ne açmak istedikleri, devlet görevlilerin kusurları hakkında açılan tazminat davası “(…)davacıların murisi ve yakını olan Metin Lokumcu’nun yasadışı olaylarda aktif olarak rol alması sonucunda kendisinde mevcut kalp-damar hastalığının efor ve stres faktörüne bağlı olarak ölüm meydana geldiği görülmekle, bu bağlamda idarenin eylemi ile ölüm olayı arasında nedensellik bağı kesildiğinden davalı idarenin tazmin sorumluluğu bulunmadığı” gerekçesiyle reddedildi.

Lokumcu’nun Ölümü Hakkında Dokuz Yıl Sonra Düzenlenen İddianame
Biri Artvin İl Emniyet Müdürü, biri Artvin İl Emniyet Müdür Yardımcısı, biri Hopa İlçe Emniyet Müdürü, biri Erzurum Çevik Kuvvet Şube Müdür Yardımcısı ve dokuzu polis memuru olmak üzere 13 polis hakkında, “taksirle ölüme neden olma suçlamasıyla” ceza talep edilen iddianame 27 Temmuz 2020’de tamamlandı. Lokumcu ailesinden 7 kişi iddianamede şikayetçi sıfatıyla yer aldı.

Milletvekili seçimleri öncesinde olay günü gerçekleşecek miting öncesinde farklı siyasal partiler ve sivil toplum kuruluşlarının basın açıklaması yapmak istediğine değinilen iddianamede; protestocuların bir bina inşaatına çıkarak mitingi gerçekleştirecek Adalet ve Kalkınma Partili grubu “tahrik edici içeriği bulunduğundan bahisle” polislerin inşaat alanına yönlendirildikleri , ancak pankart açmak isteyen gruba mensup kişiler tarafından direniş gösterildiği, protestocuların megafonla uyarıldıkları ifade edildi.

İddianamede grubun dağılma ihtarına rağmen Cumhuriyet Meydanı’nda kaldığı, basın açıklamasından sonra halay çektiği ve 30 dakika süresince beklemeye devam ettiğine ileri sürülen gruba TOMA (Toplumsal Olaylara Müdahale Aracı) ile su sıkılarak müdahale edildiği belirtildi.

Yargılanan Polisler Hakkındaki Suçlamalar
İddianamede polis memurlarının “gaz kullanabileceklerine ilişkin sertifikalarının olduğu ve göz yaşartıcı gazlar ile gaz maskelerini kullanma eğitimlerinin mevcut olduğu”, ” 37/38 mm kalibreli gaz fişeğini, model-5 gaz tüpünü ve gaz bombasını” olay yerinde gaz kullanıldığına ilişkin kamera görüntüleri ve beyanların mevcut olduğu ifade edildi. “Lokumcu’nun ölümü ile kimyasal gaza maruz kalma arasında nedensellik ilişkisi olduğuna ilişkin ve kişinin kendisinde mevcut kalp damar hastalığının aktif hale geçmesinde efor ve stres faktörüne ilave faktör olarak gaza maruziyetinin etkili olduğuna ilişkin raporun mevcut olduğu”nun ifade edildiği iddianamede şüpheli polis memurları “yoğun bir şekilde gaz kullanmaları ve gaz kullanma talimatı vermeleri nedeniyle” Lokumcu’nun ölümünden taksir düzeyinde sorumluluk sahibi olmakla suçlandı.

Üst Düzey Yetkililer Hakkındaki Soruşturmalar
Aile avukatlarının dönemin İçişleri Bakanı Osman Güneş, Artvin Valisi Mustafa Yemlihalıoğlu, dönemin Artvin İl Emniyet Müdürü Muhsin Armağan, dönemin Hopa Kaymakamı Abdullah Akdaş, dönemin Hopa İlçe Emniyet Müdürü Fatih Ünlü ile olay günü Hopa'da görev yapan kolluk amir ve memurları hakkında şikayetleri neticesinde yürütülen soruşturmanın akıbetlerine de yer verildi:

  • Dönemin Artvin Valisi Mustafa Yemlihalıoğlu:
    • “Soruşturmanın Anayasa’nın 148. Yargıtay Yasası'nın 27. Maddesi ve 4483 sayılı yasa hükümleri uyarınca görevsizlik kararı verilerek dosya Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderildiği”
      • Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca dönemin Artvin Valisi olan Mustafa Yemlihalıoğlu hakkındaki evrakın ayrıldığı ve 2012/133 soruşturma 2012/54 karar numarası ile 08/10/2012 tarihinde işleme konulmama kararının verildiği,
    • Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından şikayet edilen diğer kişiler hakkında ise 2012/134 Soruşturma 2012/21 karar sayılı görevsizlik kararı verilerek soruşturma dosyasının Hopa Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderildiği,
  • Dönemin İçişleri Bakanı Osman Güneş:
    • “Anayasa’nın 100. Ve T.B.M.M. İçtüzüğünün 107. Maddeleri uyarınca soruşturma yapmaya yasal imkan bulunmadığından Cumhuriyet Başsavcılığımızca 17/12/2012 tarihinde kovuşturmaya yer olmadığına dair ek karar verildiği,”
  • Dönemin Hopa Kaymakamı Abdullah Akdaş:
    • Hakkında Hopa Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından görevsizlik kararı verilerek dosyanın 18/12/2012 tarihinde Artvin Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderildiği
    • Artvin Cumhuriyet Başsavcılığı’nın ise “4483 sayılı yasanın 10. maddesindeki düzenlemenin kovuşturma aşamasına ilişkin olduğundan bahisle dönemin Hopa Kaymakamı Abdullah Akdaş hakkındaki soruşturmada görevli olduklarını”;
    • “Ancak diğer kamu görevlileri açısından görevli olmadıklarını belirterek” 25/12/2012 tarihinde Hopa Cumhuriyet Başsavcılığı’na görevsizlik kararı verdiği,
    • Soruşturma dosyasının müteveffanın ölümüne ilişkin olduğu, kamu görevlilerinin üzerlerine atılı görevi kötüye kullanma ve zor kullanma yetkisinde sınırı aştıklarına ilişkin iddialara ilişkin Hopa Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 2011/1190 soruşturma dosyasında 01/04/2016 tarihinde haklarında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildiği,
  • “Soruşturma dosyasının şüphelilerin kamu görevlisi olmaları ve görevlerine ilişkin suç olduğu düşüncesiyle soruşturma izni verilmesi amacıyla Artvin Valiliğine gönderildiği”
  • Artvin Valiliği’nin 04/10/2012 tarihli, 2012/14 karar numaralı kararında ilgililer hakkında soruşturma izni verilmemesine ilişkin kararın verildiği,
    • Karara Lokumcu ailesinin avukatları tarafından itiraz edildiği, itiraz üzerine dosyanın itiraz merci olarak Trabzon Bölge İdare Mahkemesine gönderildiği,
      • “Trabzon Bölge İdare Mahkemesinin 29/01/2013 tarihli 2012/193 esas ve 2013/26 karar sayılı kararında Artvin Valiliği’nin soruşturma izni verilmemesine ilişkin kararına kaldırılmasına ve soruşturmanın genel hükümlere göre işlem yapılmak üzere” dosyanın Hopa Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmesine karar verildiği.

 

 

1. Duruşma

Emekli öğretmen Metin Lokumcu’nun ölümüyle sonuçlanan kimyasal gaz kullanımları nedeniyle, “taksirle ölüme sebebiyet vermek” suçlamasıyla dördü idari amir 13 polisin yargılandığı davanın Trabzon 2. Asliye Ceza Mahkemesi’ndeki ilk duruşması, 21 Nisan 2021’de daha büyük bir salona sahip olan 2. Ağır Ceza Mahkemesi salonunda görüldü.

Pandemi gerekçesiyle saat 10.00’da açılan adliyeye giren gazeteciler, güvenlik kontrolünün ardından giriş katında bekletildiler. Gazetecilere, Başsavcılığın talimatıyla “salona gazeteci alınmayacağı” bildirildi. Tepkiler üzerine, polis tarafından, “kendi aranızda anlaşırsınız” denilerek salona sadece iki gazetecinin alınacağı bildirildi.

Saati 09.30’a olarak belirlenen duruşma için gelen Lokumcu’nun müşteki (şikayetçi) sıfatı taşıyan aile fertleri ve avukatları ile izleyicilerin bir kısmı, saat 11.10’da salona kapasite dahilinde alındı. Salonda 30’a yakın izleyici hazır bulundu.

İzleyiciler

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) milletvekilleri ve parti yöneticileri, Türkiye İşçi Partisi (TİP) ve Halkların Demokratik Partisi (HDP) milletvekilleri ve Fındıklı Belediye Başkanı duruşmayı izledi. Ayrıca; aralarında Emek ve Demokrasi Platformu mensupları, Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) Başkanı’nın da bulunduğu meslek kuruluşları; Evrensel Gazetesi, Demirören Haber Ajansı ve farklı sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri ile çok sayıda müzisyenin bulunduğu 30’dan fazla izleyici duruşma için salonda hazır bulundu. Bazı izleyiciler salon kapasitesi yetersizliği nedeniyle salona giremedi.

Yargılama
45 dakikalık gecikmeyle başlayan duruşmada hakim; aleniyet ilkesi gereğince “birtakım izleyicilerin” alındığını, duruşma boyunca beyanların daha sonra yazılı dökümleri alınmak üzere SEGBİS’le kaydının (salondaki mikrofonlar ve kamera aracılığıyla) alınacağını, salona dışarıdan müdahale olması halinde duruşma salonun kapısını kapatacağını, belirtti.

Hakim, Hopa 2. Asliye Ceza Mahkemesi kararıyla, Yargıtay 5. Ceza Dairesi’nin kararı doğrultusunda dosyanın Trabzon 2. Asliye Ceza Mahkemesi’ne nakil gereği tevdi edildiğini, savunması alınmayan iki sanığın savunmasının alındığını, hayatını kaybeden Metin Lokumcu hakkındaki adli raporlar ile olayın görüntü kayıtlarının istendiğini kayda geçirdi.

Yargılanan Güvenlik Görevlilerinin Avukatı Celal Karaoğlu’nun Beyanları
Salondaki avukatlardan ilk söz alan üç sanık polisin avukatı Celal Karaoğlu, müvekkilleri hakkında, “Kendileri ifade verdiler talimat duruşmasıyla. İfadeleri tekrar ederiz.” dedikten sonra şöyle konuştu:

“İddianame incelendiğinde öncelikle müvekkillerin aleyhine doğrudan isnat bulunmamaktadır. Hangi memurun hangi tarihte neyi yaptığı ile ilgili somut bir iddia bulunmamaktadır. Sanıkların tam olarak ne ile isnat edildikleri tam olarak ortaya çıkmamaktadır. Müvekkillerim olay yerinde farklı noktalarda yer almışlardır. Olay yerine yakın yerde yer almadıkları için olaya sebep olma konusunda kendilerinin sorumlu olduğunu düşünmemekteyiz.”

Avukatın savunmasına devam ettiği sırada hakim, izleyicilerden en ön safta bulunan kişiyi bacak bacak üstüne atmaması konusunda uyardı. Avukat Karaoğlu devam etti:

“(...) Net bir iddianame olmaması ve müvekkillerim olay yerinde olmadıkları düşününce, beraatlarını talep etmekteyiz.”

Metin Lokumcu’nun Ailesi’nin Avukatlarının Beyanları
Av. Meriç Eyüboğlu’nun Beyanları
Aile avukatlarından ilk söz alan davayı 2011’den beri takip eden Meriç Eyüpoğlu oldu. Eyüpoğlu sözlerine, “Söyleyeceğimiz çok şey var. Biz 10 yıldır bu duruşmayı bekliyoruz” ifadeleriyle başladı. Tüm sanık polislerinin ifadelerinin duruşma öncesinde talimatla alındığına dikkat çeken Eyüboğlu, iddianamede polisler hakkında istenen cezanın “taksirle ölüme sebebiyet verme” olmasını eleştirdi:

”İddianamede sanıkların yargılandığını fiil taksirle ölüme sebebiyet. Oysa burada yapılması gereken tartışmanın olsa olsa olası kasıtla olması gerektiği düşüncesindeyiz. Neyi tartışmamız gerekir? Burada gerçekten karşı karşıya kalınan fiil, kimyasal gaz sonucu Metin Lokumcu’nun ölümüyle sonuçlanan fiil, taksir olarak nitelendirilebilir mi? Burada asıl tartışılması gereken şey sanıkların(ölüm olayını) öngörüp öngöremedikleridir.

Bunu nasıl tartışabiliriz? İki şekilde. Bir, kimyasal gazlar nasıl şeylerdir? Dosyada çok sayıda bilimsel makale vardır. Size bir doysa halinde vereceğiz birazdan.

2007-2011 sürecinde Metin Lokumcu’nun ölümünden önce de (Türkiye’de) kimyasal gaz kullanıldı. Bunların kullanımına ilişkin iki mesele var; 2007’den 2011’e kadar olan akış (dosyada) var. Bu ölümler gaz sonucunda ölümler mi?”

Av. Eyüboğlu Metin Lokumcu’dan önce gaz kullanımı sonucu hayatını kaybeden kişilerden örnek verdi. Kimyasal gaz kullanımı kaynaklı ölümlerin devam ettiğini ifade eden Eyüboğlu gaz kullanımına ilişkin uluslararası mevzuatı Türkiye’nin ihlal ettiğini savundu:

“Kimyasal gaz kullanımı konusunda ulusal ve uluslararası mevzuat var. Savcılığa kullanılan kimyasal gazları sorduk. Artvin Valiliği cevap verdi. Türkiye'de iki gazın kullanıldığı söylendi. Bu dosyada da Hopa’da da o iki gazın kullanıldığını biliyoruz. Bu iki gaz sözleşmelerde geçiyor. Ve kimyasal gaz oldukları için yasaklı listede geçiyor. Ve (burada) az kullanılması çok kullanılması üzerine tartışmalar yapıyoruz.”

Bahsi geçen kimyasal gazların öldürücü olmasının Adli Tıp raporlarıyla belgelendiğini ifade eden Av. Eyüboğlu, bu konuda 14 farklı eki mahkemeye sunduğunu söyledi. Hakimin “Ne hususta?” sorusuna “Kimyasal gazların öldürücülüğü ve yaşamsal tehlikesi konusunda” cevabını verdi. Beyanlarına devam etti:

“Sonraki aşamalarda uzman da dinletmek istiyoruz. Metin Lokumcu'nun yüzüne gaz sıkıldığına ilişkin belge sunacağız. Metin Lokumcu ailesi adına idare mahkemesine başvurduk. Mahkemeye sunulan belgede EGM (Emniyet Genel Müdürlüğü) Güvenlik Daire Başkanlığı “bu gazları herkes kullanamaz” diyor. OC gaz spreyi kullanımı başlıklı yazıyı sunduk. Bu gazı yalnızca eğitimi olan kişiler kullanabilir, özel eğitim ve sertifikasyon gerekiyor. Göz yaşartıcı gaz silahları kullanım talimatları var. Onu da soruyoruz size. Bu 2008 tarihli talimat şu ankine benzer. Burada bu “silahları kullanma taktikleri” diye bir bölüm var, “Amirin vereceği taktik doğrultusunda belirtilen dozda gaz kullanılacağı” belirtiliyor.

Hopa'da sekiz saat gaz kullanıldı. “Kullanılan gaz bitti” diye beyan var. Gaz stokları bitiyor sayın hakim. Birbirlerinden gaz istiyorlar. Teslim tesellüm tutanağıyla veriyorlar. “Eğitim almayanların bu gazı kullanamayacağı” belirtiliyor. Bu eğitimi alanların gaz kullanımı sonucunda olanları öngörmemeleri mümkün değil. O zaman burada taksir tartışması yapmak anlamlı mıdır?”

Av. Eyüboğlu, hakimin dosyayı “olası kasıtla insan öldürme” suçlamasıyla yargılama yapılması için ağır ceza mahkemesine iletmesi gerektiğini ifade ederek, mahkemeden “görevsizlik kararı” vermesini talep etti.

Av. Sercan Aran’ın Beyanları
Av. Aran sözlerine taksir tartışmasına ilişkin beyanda bulunmak istediğini söyleyerek başladı. Görülmekte olan davanın “kaçırıldığı” bir yerde bu yargılamayı yapmanın adil yargılanma hakkının ihlali mahiyetinde olduğunu ifade etti:

“O gün, 31 Mayıs 2011’de Hopa'da ne olacaktı? Başbakan Erdoğan Hopa'da miting yapacaktı. Doğasına çevresine ekolojisine sahip çıkan vatandaşlar da doğa tahribinin sorumlusu olarak gördükleri Başbakan’ı protesto etmek istemişlerdi. Bireylerin yaşam hakkı ve çevre hakkı kısıtlandığında bunu protesto etmeleri onların hakkıdır. Onlar haklarını kullanmaya başlamadan protesto şiddetle bastırılmıştır. Birçok ilden getirilen kolluk personeliyle yurttaşların haklarını kullanmaları engellemiştir. Ve Metin Lokumcu hayatını kaybetmiştir. Bunun sonucu ülkemizde eleştiri yapmanın sonucunun “öldürülmek” olduğu gerçeğidir.

“Kolluğun burada yapması gerek neydi” tartışmasını yürütmek gerekir. Ses çıkarmak isteyen bireylerin Anayasa ve sözleşmelerle belirlenen protesto hakları vardır. Burada hakların kullanımına müsaade edilseydi hiçbirimiz burada olmayacaktık. Metin Hocamızın ölümünü tartışmaya açtık. Kolluğun birçok icrâi hareketi sonucunda Metin Lokumcu hayatını kaybetmiştir.

Özü itibariyle suçun bir fiil ve hareket niteliğini tartışmamız gerekir. Fiilin esasında da belirleyici bir önem var. Suçun manevi unsuruna ilişkin bazı çıkarımlarda ulaşan yaklaşımlar hareketin farklı yönlerinin analizini hayati kılmaktadır. Burada hareketin suçun yalnızca maddi yönüne ilişkin olmadığı, kasıt yönünün de olduğunu ortaya koymak gerekir.

Metin Lokumcu'nun öldürülmesindeki ilk hareketin başlangıcı aslında bu temel hakkın kullanılmasına yöneliktir. Bu temel hak hangi hak? “Su haktır” demek için bir basın açıklaması yapmak istiyorlar. Yedi ilden takviye kuvvetler silahlı gazlı personel ve TOMA’lar getiriliyor. Bizce, olası kast yönüyle tartışılması gereken; kolluğun ve yargılanmaya dönemin Başbakanı, İçişleri Bakanı, Artvin Valisi, Hopa Kaymakamı’nın bütünsellik hareket ettiği kanaatindeyiz.

Mevcut 13 sanığın sorumluluğu olduğu düşünmüyoruz. Bu sanıklara emri verenler yüzlerce silahlı polis yığınak yaparak bir temel hakkı kısıtlamanın ötesinde bir irade gösterilmiştir. Amacı sadece anayasal hak kullanımı olan vatandaşlara karşı kolluk gücünün tüm mühimmatın kullandığı ve Metin Lokumcu da dahil yurttaşların "yeter artık" diyerek tepki göstermesi sonucunda Metin Lokumcu’nun öldürülmesini tartışıyoruz. Buradaki niyet, anayasal haklarını kullanan vatandaşlara, düşmanca bir ‘ne olursa olsun’ tavrı söz konusudur.”

Metin Lokumcu’nun Aile Fertlerinin Beyanları
Ulaş Lokumcu
Müşteki sıfatıyla ifade vermek üzere Metin Lokumcu’nun oğlu Ulaş Lokumcu kürsüye geldi:

“31 Mayıs 2011 de öldürülen metin Lokumcu benim babam. Tüm aile fertleri ile buradayız. Herhalde 13 sanık bizim yüzümüze bakmak istemediler. Bir göz göze bakmak isterdim kendileriyle. O gün 22 yaşında bir üniversite öğrencisiydim. Bugün 32 yaşında, çocuk sahibi biriyim. Benim babam torunu için vefat etti. “Ben torunumu getirip o derede yüzdüreceğim” dedi. O gün orada polisler benim babamı öldürdüler.

Onunla gurur duyuyorum. O gün oradaki iktidar, istediğini yapsaydı belki o derelerde HES’ler olacaktı. Umarım siz de adaletin yerini bulmasını sağlarsınız.

O gün İzmir’deydim. Sabah 10.30 sularında babam beni aradı. ‘Bizim çocuklar HES’ler için basın açıklaması yapacaklar’ dedi. ‘Neden?’ dedim. Tayyip ‘Erdoğan geliyor ya, belki bizi duyar’ dedi. ‘Baba artık emekli oldun’ dedim. ‘Boş ver. Biz orda olmazsak olmaz. Bizim de bir söz hakkımız var’ dedi. 11.45 te aradı beni. ‘Evlat, TV’ye bakmıyor musun? Basın açıklaması bitti. Bizim burayı darma duman ettiler.’ dedi.

‘Sende bir şey var mı?’ dedim. ‘Yok. Büfenin kenarındayım. Oğlum hiç tanımadığım polisler var, çok gaz sıkıyorlar. Eğer biz büyükler olmazsak bu polisler gençleri ziyan edecek’ dedi. Bir şey daha söyleyecektim ki, ‘Oğlum biber gazı sıkıyorlar’ dedi. Kapattı telefonu.

Son konuşmam oldu. Telefonu kapattım. Arkadaşım ‘Gel bi hava alalım’ dedi. Dışarı çıktım. İzmir Bornova'daydım o zaman. Uçak saati geldi. Beyaz tişörtlü siyah pantolonlu bir beyefendiyi fark ettim. Telsizi vardı. Tam geçerken yolda havalimanında ekranda gördüm babamın vefat ettiğini. Trabzon'a indim Adli Tıp’a gittik. Oradaki babamın arkadaşları ‘burada yapacak bir şey yok’ dediler. Arabaya bindik. Yola çıktık. Ölmesini konduramadım.”

Hakim, Lokumcu’ya “Bir rahatsızlığı var mıydı” sorusunu yöneltti. Ulaş Lokumcu cevap verdi:

“Hayır gayet sağlıklıydı, ben babama yürürken ormanda yetişemiyordum. Hopa’nın girişinden çıkışına geldik. Tekrar durdurdular tekrar kimlik gösterdik. ‘Oğlu musunuz’ dediler. Jandarma tekrar durdurdu. Tekrar kimlik isteyince isyan ettim. ‘Hayırdır sıkıyönetim ilan edildi de haberimiz mi yok?’ dedik. (Başbakan Erdoğan'ın beyanları hakkında) Tabii ki bizim kültürümüzde ölünün arkasından güzel konuşmak vardır. Kendisi öyle konuşmayı tercih etmedi o zamanlar. Babam belki anlayamadı. Biz o görüntüleri sonradan anladık. O kadar insana zulmedildi.”

Hakim Lokumcu’ya tekrar, “Babanızın bildiğiniz kadarıyla herhangi rahatsızlığı yoktu?” diye sordu. Lokumcu, “Ben çok küçükken ufak bir kalp spazmı geçirmişti” cevabını verdi. Hakimin “Yaptığınız görüşmelerde şöyle böyle oldu diye bilgi var mı?” sorusunu Lokumcu “Babamın kendi beyanı var. ‘Hopa'daki eylemden dolayı bir gözaltı listesi varmış. Belki bizi gözaltına alabilirler.’ demişti.” ifadeleriyle cevapladı. Bunun üzerine hakim, “Nasıl anlattılar gaza maruziyeti” sorusunu yönetti. Lokumcu cevap verdi:

“Babamlara olay anı oluyor. Birden gaz sıkıyorlar. En önde babamın önüne geliyor. Birkaç arkadaşı vardı orada. Çok yakın gaz kapsülü ve tüplü biber gazı sıkılıyor. Gençler bir tarafa Hopalılar bir tarafa savruluyor. Sonra babam polislerle konuşuyor, ‘Neden bu kadar sıkıyorsunuz’ diyor. Tam babamın çok yakından, ağzına biber gazı sıkıldığını duydum.”

Lokumcu, şikayetçi olduğunu ifade ederek sözlerine son verdi.

Gülay Lokumcu
İkinci söz verilen kişi Metin Lokumcu’nun eşi Gülay Lokumcu oldu. Şikayetçi olduğunu ve davaya katılmak istediğini ifade etti.

Neşe Gülhan
Müşteki sıfatıyla söz verilen Metin Lokumcu’nun kardeşi Neşe Gülhan şöyle konuştu:

“Metin Lokumcu anlatılamaz ancak onunla yaşanır ve anlayanlar bilir. Öncelikle avukatlara, yol arkadaşlarına ve meslek arkadaşlarına teşekkür ediyorum. Biz Metin Lokumcu’yu kaybettik ama arkası artıyor eksilmiyor. Gerçekten 10 sene önce çok acı yaşadık.”

Hakim, Gülhan’a “olayı gördünüz mü?” sorusunu yöneltti. Lokumcu’nun kardeşi “Hayır.” dedikten sonra devam etti:

“En çok canımızı yakan...  Abim yirmi sene öğretmenlik yaptı. Vefat ettiği zaman, daha toprağa girmemişti abim. (Dönemin Başbakanı’nın sözlerini kastederek) İsim olarak hitap etmedi. Sıradan bir insanmış gibi ifade etti. Ona çok üzüldüm.”

Ayşe Bekar
Metin Lokumcu’nun kardeşi Ayşe Bekar söz aldı:

“Kız kardeşiyim. Bu haberi aldığımda kızımın mezuniyetine geliyordum. Düzce'de otobüsün içinde öğrendim. Düşünün. O psikolojiyle 16 saat yolculuk yaptım. Burada abimin karakter ve bize olan bağlılığını iki cümleyle ifade etmemiz mümkün değil. Sağlığıyla ilgili çok yalan yanlış şeyler söylendi.”

Hakim, müşteki Bekar’a Metin Lokumcu’nun sağlık problemi olup olmadığını sordu. Bekar cevap verdi:

“Kesinlikle. Ağrı kesici bile kullanmazdı. Gençleri ava çıkarırdı. Çocuğu yaşındaki çocukları alıp gezdirirdi. Size soruyorum? Astımı olan insan, kalbi olan insan dağa tırmanabilir mi? Hiçbir ilaç kullanmıyordu. Sadece çok heyecanlıydı. Hayat dolu bir insandı. Hayattan kopardılar.

Üç ay evvel dağda karlı havada yol yürüdüğümüzü gösteren resimler var. On yıldır acımız kapanmıyor. Devlet bizi adeta cezalandırıyor. O yetmedi. İki tane karikatür paylaştım. Diye bana 11 ay ceza verdiler. Benim söyleyeceklerim bu kadar. Buraya bizi desteklemek için gelenlere teşekkür ediyorum.”

Yeter Babalık
Söz alan bir sonraki müşteki, Metin Lokumcu’nun diğer kardeşi Yeter Babalık; Metin Lokumcu’nun kendisini doğayı korumaya adadığını söyledi. Sorumluların en ağır cezayla cezalandırılmasını talep etti. Adalet istediklerini söyledi:

“Adalet istiyoruz. Sorumlular en ağır cezayla cezalandırılsın. Elinde sopa silah yoktu. Şiddet uyguladılar, öldürdüler. Ellerine ne geçti? Düşünün bu dava neden bu kadar uzadı? Hepsinden şikayetçiyim.”

Şengül Çiçekoğlu
Söz alan bir sonraki müşteki Metin Lokumcu’nun diğer kardeşi Şengül Çiçekoğlu oldu:

“Çok sevilen bir insan. Herkes tarafından takdir edilen bir insan. Bize o kadar güzel şeyler öğretti ki. Sevgiyi, dayanışmayı…Abimi anlatmam gerekiyorsa... Abimin çok güzel bir yüreği; annesine, abisine, hepimize çok güzel bir yüreği var. Abimden dolayı annem de akli dengesini kaybetti.”

Mete Lokumcu
Dinlenen son müşteki, Metin Lokumcu’nun kardeşi Mete Lokumcu şöyle konuştu:

“Hopa Kaymakamı muhtar olmamdan dolayı beni aradı, ‘Acele gel’ dedi. Metin Lokumcu ambulansa alınırken ben de Hopa’ya yetiştim. Ambulansın önünde(...) Her tarafta nefes almak çok zordu. Ambulansın içinde görmedim ama ambulanstan çıkarken abimin suratını gördüm. Tanımasam Metin Lokumcu olduğuna kanaat getirmeyecektim. Gözleri dolmuştu, şişmişti. Tanıyamadım.”

Hakim, Mete Lokumcu’ya, “Ambulansa ilk gittiğiniz anda görgünüz var mı?” sorusunu yöneltti. Lokumcu cevap verdi:

“Hastaneye kadar 1.5 - 2 km kadar toz bulutuydu. Hastanenin bahçesi bile. Ambulanstan çıkar çıkmaz, seslendi, ‘mahvettiler beni’. Kalp masajı yapılırken bir bakayım dedim. Bırakmadılar.

(…) O gazı sıkanlar nasıl bilerek yaptılar? Onlar dışında kimse bu işi bilinçli yapmadı. Üç kere değil bir kere bile düşünmediler. En ağır cezayla yargılanmalarına istiyorum. 10 yıl geçti.”

Müşteki aile fertlerinin şikayetçi olduklarını beyan etmelerinin ardından saat 12.30 itibariyle duruşmaya yarım saat ara verildi.

Görevsizlik Taleplerinin Reddi ve Avukatların Katılma Talepleri
Davaya katılma taleplerini iletmek üzere İzmir Barosu, Artvin Barosu, Trabzon Barosu, Diyarbakır Barosu, Bursa Barosu, Trabzon Barosu, muhtelif baro ve sivil toplum kuruluşlarından 30’a yakın avukatın bulunduğu duruşma, saat 13.18’de yeniden başladı. Hakim, “duruşma düzenine gösterilen riayet” konusunda salondakilere teşekkür ettikten sonra görevsizlik talepleri hususunda iddia makamına görüşünü sordu. Savcı, “gelinen aşama itibariyle dosya kapsamında toplanan deliller değerlendirildiğinde mahkemenin takdirinde değişiklik oluşması halinde görevsizlik kararının her zaman verilebilecek olması hususları birlikte gözetilerek, müşteki avukatlarının görevsizlik kararı yönündeki taleplerinin bu aşamada reddine karar olunması” ifadelerini kullanarak, polislerin “taksirle ölüme sebebiyet vermek” suçlamasından daha ağır bir suçlamayla yargılanmak üzere, dosyanın ağır ceza mahkemesine gönderilmesi istemiyle görevsizlik talebinin reddedilmesini talep  etti.

İzmir Barosu Başkanı Özkan Yücel, davaya katılma taleplerini ara karardan önce mahkemeye iletmek istediklerini, söyledi. Hakim katılma taleplerinin dinlenmesi talebini kabul etti. Farklı illerin barolarından gelen başkan ve temsilci düzeyinde avukatlar mahkemeye katılma taleplerini ilettiler.

Diyarbakır Barosu Başkanı Nahit Eren’in Katılma Talebi
Baro başkanı Av. Nahit Eren katılma taleplerinin gerekçelerini sıraladı:

“Diyarbakır Barosu olarak biz cezasızlıkla mücadele ettik. 2011’de işlenen bir cinayetin davasının bugün görülüyor olması, bu 10 yıllık süreç, bizim neden davaya katılmanız gerektiğini gösteriyor.

Maalesef yıllardır kamu görevlileri eliyle yaşanan insan hakları ihlalleriyle mücadele ediyoruz. Cumhuriyet tarihi boyunca değişmeyen bir politika var bu ülkede: cezasızlık. Mağdur değişmiyor. Cizreli mağdur, Hopalı mağdur... Yargı, üzerine düşen kamu vicdanını rahatlatacak kararlarıyla mağdurların adalet duygusunu tatmin etmeli. Bizim amacımız mağdurların adalet talebini yerine getirmek ve yeni bir iklim oluşturmak. Bu iklim de sizin etkin bir kovuşturmayla vereceğiniz hükümle oluşacak. Biz, kanunun bize tanıdığı görevle katılma talebinde bulunuyoruz. CMK'yı dar yorumlamamanızı umuyoruz.”

Artvin Barosu Başkanı Ayla Baran’ın Katılma Talebi
Baro başkanı Av. Ayla Baran devletin görevlerinin bir tanesinin de ‘vatandaşların insan hak ve özgürlüklerin kullanabilmesi için yolu açmak’ olduğunu söyledi. Devletin aslında böyle bir görevi olmamasına rağmen, hak ve hürriyet kullanımına gereksiz müdahale ettiğini; polisin görevinin hakkını kullanan vatandaşın işini kolaylaştırmak, olduğunu söyledi. Av. Baran polisin gaz kullanımını mercek altına aldı:

“Bu kimyasal gazın orantısız ve aşırı miktarda kullanıldığı sonuçtan belli. Nasıl kullanılacağı hakkındaki talimatlara da uyulmadığı belli. Hal böyleyken kolluk görevlilerinin sonucu öngörememiş olmalarını tartışmak bile... Birinin yakın mesafeden ağzına kimyasal sıkarsanız ölür…

Kimyasal gaz kullanılması gerekli bir şey miydi? Bir trafik kazasında bile, ehliyetinde sorun olan bir adam için ağır cezada dava açabiliyoruz. O nedenle, bu dosyanın yeri mahkemeniz değildir. Artvin Barosu adına talebimizi yineliyoruz.

Sayın yargıç, merakınızı celp etmiş olabilir, “Barolar hep birlikte gidiyorlar mı, katılma talebinde bulunuyorlar mı” diyebilirsiniz. Başka dosyalara, herhangi taksirle ölüm dosyasına barolar olarak müdahil olmuyoruz. Çünkü avukatlık kanunu bize görev vermiş. Korumamız gereken menfaatler, insan haklarını savunmak görevi de kanunla verilmiştir. Bu herhangi bir ölüme sebebiyet davası değildir. Bu insan haklarıyla ilişkili bir dava. Hak gaspının sorumluları devlet yetkililerindir. En alttan en üste. Bizim burada bulunmanızı sebebi baroların hak ihlaline uğrayan tüm yurttaşlar için görev sahibi olmalarıdır. Meslektaşlarımızın Bursa'dan, başka şehirlerden buraya gelmelerinin sebebi budur.

Size emsal kararlar sunuldu. (Görevsizlik hakkında) Elbette daha sonra da karar vermeniz mümkün ama şimdi de karar verebilirsiniz. Bu insanların gerçekten yargılamayı yapacak merciinin karşısına çıkmasını sağlamak durumundasınız. Bu nedenle meslektaşlarımın görevsizlik konusundaki tüm taleplerine katılıyorum.

Avukatlık kanununda verilen görev gereği, korumamız altına verilen bir hukuksal menfaatin ortadan kaldırılmış olması nedeniyle zarara uğramış durumdayız. Talebimiz kabul edilsin.”

Van Barosu Yönetim Kurulu Üyesi Mehmet Karataş’ın Katılma Talebi
Av. Mehmet Karataş ölüm olayının öngörülüp öngörülemeyeceğini tartışarak katılma talebini iletti:

“Metin Lokumcu’nun ölümü önlenebilir mıydı? Tabii ki öngörülebilirdi. Biz bölge insanları olarak, bu gaz bombalarına daima maruz kalan insanlarız. Bu gaz bombasının kullanılması da yargılanmalıdır. Bu fiilden dolayı bir insanın yaşam hakkı ihlal edilmiştir.”

Trabzon Baro Başkanı Sibel Suiçmez’in Katılma Talebi
“Bu dava bize Türkiye'de adalete erişimin ne kadar zor olduğunu ve bağımsız savunmanın önemini göstermiştir. Eğer aile mücadeleyi yürütmeseydi, eğer çok değerli meslektaşlarım dosyanın peşinden gitmeseydi bugün bu dosya önümüze gelmemiş olacaktı. Onları kutlamak istiyorum.

Burada metin Lokumcu'nun öldürüldüğü gün aslında hepimiz bir parça öldürüldük. Dolayısıyla bugün bu yaptığınız yargılama, gelinen bu aşamada bu devlete güven duyulmasını temsil edecek olan sizlersiniz. Vereceğiniz kararlar bu ülkede insanların devlete olan güvenini artıracaktır veya eksiltecektir. Dolayısıyla Metin Lokumcu öldürülmüştür ama biz geleceğimize dair umutlarımızı hala yeşertiyoruz. (…)

Trabzon Barosu olarak Avukatlık Yasası’nın bize verdiği görev ve yetki nedeniyle katılma talebimizin ve görevsizlik kararının kabulünü talep ediyoruz.”

Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD)Temsilcisi Ayşegül Karpuz

“Bir uluslararası sözleşmeden bahsedeceğim. Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’ne bağlı Avukatların Rolüne Dair Temel Prensipler, Havana Kuralları. Hukuk örgütlerinin meslek örgütlerinin hak ihlallerin karşı yargılamada etkin rol oynamasının önemine atıfta bulunur. Sözleşme, hak ihlallerinin avukatlar tarafından takibinde, devletin kolaylaştırıcı bir rol oynaması gerektiğini söyler.“

Avukat Ayşegül Karpuz, ÇHD’nin önceki başka hak ihlallerinin ortaya çıkarılmasında rol aldığını ve muhtelif hak savunuculuğu faaliyetlerinde bulunduğunu, söyledi. Metin Lokumcu’nun öldürülmesinin ardından ölüm olayını ve inşa edilen HES’leri (hidroelektrik santral) protesto eden pek çok eylemin gerçekleştiğini hatırlattı:

“(Türkiye’de) Biber gazıyla ilgili ölümler devam etti. Gezi'de de gerçekleşti. Başka bir yurttaşımızı daha kalp krizinden kaybettik. TCK’da (Türk Ceza Kanunu) silahın tanımına da bakmak gerekir. Yakıcı, yanıcı, zehirleyici gazlar da… Vatandaş kullandığında silah olan şey PVSK’ya (Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu) bakıldığında size maddi güç olarak gözükebilir; ama maddi gücün nasıl kullanıldığı önemlidir. Biz bu dosyada biber gazının bir silah olarak kullanıldığını düşünüyoruz. Bir yurttaşımız, Metin Lokumcu bu silahın kullanılması sonucu hayatını kaybetmiştir. Bu davanın yeri ağır ceza mahkemesi. Eğer 6. madde, adil yargılanma hakkı söz konusuysa mağdur tarafının bunu gerçekten hissedebilmesi gerekir. Sizin mahkemenizde yargılamaya devam edemeyiz.”

Av. Karpuz görevsizlik talebini tekrarladı ve ÇHD adına katılma talebini mahkemeye iletti.

Özgürlük İçin Hukukçular Derneği’ni (ÖHD) Temsilen İlknur Alcan’ın Katılma Talebi

Avukat İlknur Alcan, derneklerinin insan hakları alanında faaliyet yürüten bir dernek olduğunu, başta cezasızlıkla mücadele olmak üzere yaşam hakkı ve diğer hak ve özgürlükleri amaçlarının yargılama konusunu ilgilendirdiğini söyledi, görevsizlik talebini yineledi.

Sanıkların neredeyse hiçbiri buraya gelmedi. Talimatla (sanıkların ifadesinin önceden alınmasını ve duruşmaya çağrılmamalarını kastederek) ifade aldınız. Cezasızlıkla mücadele eden bir dernek olarak, dosyaya katılma talebinde bulunuyoruz.”

Av. Alcan; zaman aşımıyla karşı karşıya kalan dosyanın davasının 10 yıl sonra asliye ceza mahkemesinde “taksirle ölüme sebebiyet verme” suçlamasıyla açılmasının dosyanın, cezasız kalacağının ve sanıkların ödüllendirileceğinin bir göstergesi olduğunu, söyledi. Görevsizlik ve katılma taleplerini tekrarladı.

Halk Evleri Derneği’ni Temsilen Seçil Ege Değerli
Avukat Seçil Ege Değerli, ceza yargılamasın bir yandan yargılama konusu olan olayın, yani geçmişin canlandırılması olduğunu söyledi.

“Bu olayların başına gidersek metin Lokumcu'nun neyi savunduğun da burada belirtmek gerekiyor. Hukukun hak öznesi olan varlıklar insanlardır. Dağı, kuşu, doğayı kim savunacak? Onlarla yaşayan insanların doğaya sahip çıkması bir yurttaşlık hakkı ve görevidir.

Metin Lokumcu evinin kıyısındaki derelere kurulmak istenen hidroelektrik santrallere karşı çıkmıştır. İfade ve düşünce özgürlüğü haklarını savunmak isterken öldürülmüştür. Yeni kuşak haklardan olan çevre hakkının temel bir insan hakkı olduğu yazılı düzleme geçirilmiştir.

Anayasamızda yer alan çevre hakkı bir yandan Anayasa’nın 90. maddesi kapsamında taraf olunan sözleşmelerin bir iç hukuk normu olarak ele alınması gerekir. (…)

Metin Lokumcu çevre hakkını ve sağlıklı bir yaşam hakkını savunmak amacıyla kendi şehrindeki bir toplantıda bunu dile getirme hakkını savunmuştur. Yaptığı bir yaşam hakkı savunusudur. Dereiçi köyü halkının, dönemin başbakanının seçim vaadiyle yaptığı bir mitingde seçimle tekrar seçilmek isteyen yöneticilerine itirazını...

Emniyetin kolluk kuvvetinin birkaç gün önceden bu toplantıya yönelik hazırlık yaptığı duruşmada belirtildi. Olayın bizzat kendisi suçun delillidir. Yapılan tüm bu hazırlıklar daha barışçıl bir protesto başlamadan yapılan müdahale 'öngörülebilirlik' tartışmasını aşmıştır. Gaz kullanımı, bir kimyasal silah kullanımıdır. Bilinçli bir tercihtir. Bu tercih halen devam etmektedir. Türkiye'nin dört bir tarafında (…) yaşam alanlarına sahip çıkanlar daha itirazlarını duyurmaya başlamadan aynen o gün Hopa'da olduğu gibi çevre illerden kolluk kuvveti desteğiyle daha seslerini çıkaramadan şiddete maruz kaldılar. Bu, iktidarın devlet erkinin bilinci bir tercihtir. Bir anne çocuğunu döverken neyi amaçlar? Canını acıtmayı. Orada kullanılan biber gazıyla canın acıtılmak istendiği, en temel içgüdüsü olan yaşama arzusuyla o alandan uzaklaşmasını sağlamaktır. Yeter ki sussunlar ve o zamanki başbakanı protesto etmesinler. Başbakan'ın huzuru bozulmasın. Hangi sonuç elde edilirse edilsin.

Bu temel hakkın kullanımı, anayasamızda yer alan laik sosyal demokratik hukuk devleti ilkesine bağlı kalınarak devam edilmiş olsaydı o protestonun barışçıl şekilde yapılması sağlanırdı.

Bu yargısal sürecin bugüne kadar gelmiş olması ve görevsizlik talebinin reddinin (savcının talebi kastedilerek) talep edilmesi bize göre düşman ceza hukukunun uygulanmasıdır. Sanıklar kolluk kuvveti olmasaydı, rastgele şekilde ele geçirdiği bir biber gazını bir yurttaş başka yurttaşa atsaydı taksirden bahsedilebilirdi. Eminim ki ağır cezada mahkeme yapılıyor olurdu bu olay için.

Sırf kolluk kuvveti söz konusu olduğu için bunun bir olası kasıtla adam öldürme olmadığını düşünmek ve bu yargılamayı on yıl yapmamak... Bunun düşman ceza hukukun tecellisi olduğunu düşünüyorum. Şikayete bağlı olmayan bu suç ancak ailelerin ve avukatlarının talebiyle bugüne gelmiştir. Eğer bu talep olmasaydı devletin ve iddia makamının zaten soruşturmak ve yargılamakla sorumlu olduğu bu suç bugüne taşınmayacaktı.

Demek ki devletin refleksi bu tür bir suçta ancak şikâyet üzerine harekete geçiyor. Devlet refleksinin doğal savunucularının yasam hakkı konusundaki refleksleri o ve yargısal süreçlerdeki tutumlarını konuşmuş olduk. Bu yargılamanın olası kasıtla öldürme suçlamasıyla yapılması talebinin reddi halinde bu insanlar düşman ceza hukuku kapsamında kalacaklar.”

Av. Değerli dava dosyasının Hopa Mahkemesi’nden Trabzon’a getirilmesini, “dosyanın kaçırılması” olarak niteledi:

“Dosyanın buraya kaçırılması diyorum çünkü biz Hopa Asliye’deki duruşmaya hazırlık yaparken, duruşma günü dahi beklemeksizin, dosyanın buraya gönderildiğini öğrenmiş olduk. Bir yandan da zapta baktığımızda güvenlik gerekçesinde bahsediliyor. Soruyorum. Bu dosya içerisinde bu ailenin yargılamanın güvenliğini tehlikeye sokacağını ilişkin nasıl bir delil bulunmaktadır? Tüm kararlarınızı gerekçeli olması gerekir. Burada bir gerekçe görmüyorum. Nasıl bir tehdit oluşturuyor Hopa halkı? Demek ki Hopa halkına düşman ceza hukuku uygulanmak istenmektedir.

Metin Lokumcu hocamız, aynen Soma'da olduğu gibi, tarım alanlarını kaybettikleri için hayatını kaybedenler gibidir.”

Hakimin katılma talepleri hakkındaki görüşünü sorması üzerine savcı “doğrudan suçtan zarar görme durumlarının bulunmaması nedeniyle talebin reddine karar verilmesini” talep etti.

Hakim “Baro ve dernekler adına yapılan katılma taleplerininim CMK (Ceza Muhakemesi Kanunu) 237. madde uyarınca ancak mağdur suçtan zarar görenin davaya katılabileceği şeklinde düzenlendiğinden baro ve dernekler adına talebin reddine” karar verdi. Hakim, görevsizlik talepleri konusunda şunları kaydetti:

“Sunulan dilekçe ve ekleri ile flaş bellek içerisindeki video kaydı birlikte değerlendirildiğinde müteveffanın bir hastalığının bulunmadığını ifade etmeleri, (...) Olayın gelişimi ile iş bu dava dosyasındaki olayın gelişiminin farklı olması ve mahkememizce maddi hakikatin ortaya çıkartılması için resen araştırılacak hususların bulunması nedenleriyle, talebin reddine karar verildi.”

Aile Avukatlarının Beyanları
Söz alan müdahil avukat, soru sorabilmeleri için sanık polislerin duruşmada hazır bulunmaları için tebligat veya zorla getirme yoluyla mahkemeye getirilmelerini talep etti.

Av. Meriç Eyüboğlu’nun Beyanları

“Başlarken görevsizlik tartışması olduğu için ve aile 10 yıldır bugünü beklediği için az konuştuk. Ben anladım ki, siz orada ne olduğunu bilmiyorsunuz.

Metin Lokumcu gaza bir kez maruz kalmamış, defalarca maruz kalmış. Biz görev savma kabilinden bir iddianameyle burada olduğumuzu biliyoruz. Bu insanlar 2012’de raporlandığı halde 2020’de kabul edilen bir iddianameyi bekliyorlar.

Adalet duygusunun tecelli edeceğine ilişkin gözle de tatmin olması gerekir. Siz bize ne kadar nezaket gösterirseniz gösterin, biz adalet duygusu açısından burada tatmin olmadan çıkacağız. (…)

Gaz kullananlarının yoldan geçen veya herhangi çevik kuvvet mensubu olmadığına ilişkin belge de sunduk. “Amir emriyle yaptık” diyorlar kendi beyanlarında.

Eğer dosyayı biliyorsanız, bizim sadece bu sanıklardan değil, tüm emir zinciri hakkında şikayetçi olduğumuzu da bilirsiniz. Burada çok açık bir şey var. Bu kimyasal gazlar öldürüyor mu? Evet öldürüyor. Metin Lokumcu’yu öldürmüş mü? Evet öldürmüş! Adli tıp kurumu söylüyor. Siz ne karar verirseniz verin, biz tarihe not düşmek için bu mücadeleyi sürdüreceğiz.

Siz de burada iyi bir rol alın. Türkiye'de hukukun siyasallaşması noktasında umudunu kaybeden insanlara umut olmak istiyorsanız kararınızı yeniden değerlendirin.”

Hakim 14.30’da duruşmaya yarım saat ara verdi. Duruşma 15.12’de yeniden başladı.

Avukat Eyüboğlu’nun taleplerinin yeniden değerlendirilmesi talebini hatırlatması üzerine, hakim “Arada bakacağım ama bu duruşmada fikrimi beyan ettim” dedi. Bir “sürekli talebi ret - kabul...” durumu oluşmaması gerektiğini ifade etti. Eyüboğlu’nun itirazları üzerine, “Sizin fikrinize çok saygı duyuyorum yanlış olduğunu düşünebilirsiniz” dedi. Hakim, sanık polislerin avukatı ve savcıya aile fertlerinin katılma talepleri hususunda bir taleplerinin olup olmadığını sordu.

Sanık polisin avukatı, suçtan zarar görmedikleri için yakınlarının katılma talebini reddini istedi.

Savcı; aile fertleri, kardeşleri, çocuğu ve eşinin katılma taleplerinin kabulü yönünde mütalaa verdi.

Hakimin ara karar öncesi mütalaa istemesi üzerine savcı; Hopa 1. Asliye Ceza Mahkemesi’nin dava dosyalarında bulunan görüntü CD kayıtları ve fotoğrafların talep edilmesine rağmen gelmediğini belirtti. Tanık beyanları ve olaya ilişkin görüntülerin incelenmesine karar verilmesi talep etti.

Ara Karar
Hakim “Birtakım tanıklar hakkında yazılan talimatları geri çekmeyeceğini” söyledi. Sanıkların bulundukları yer, Başsavcılıklarına müzekkere yazılarak, sanıkların ön, arka ve yandan fotoğraflarının çekilmesine; boy kilo bel omuz genişliklerinin tutanakla tespitine; CMJ 196/2 gereğince sanıkların bizzat duruşmaya getirilmesi yönündeki talebin reddine, karar verdi. Ayrıca, “Suçun alt sınırı nedeniyle istinabe (uzaktan ifade) yasağı bulunmaması nedeniyle celse arasında sanıklara soruların dilekçeyle bildirilmesi halinde sorular değerlendirilerek gerekirse sanıkların mahkemeye gelmesi için talimat yazılmasına veya gerekirse SEGBİS’le ifadelerinin alınmasına” karar verdi. Avukatların kararın kanuna aykırı olduğunu ileri sürmeleri üzerine hakim, “Bu sizin takdiriniz. Benim yorumum bu” dedi.

İtirazlar ve Redd-i Hakim Talebi

İzmir Barosu Başkanı Av. Özkan Yücel itiraz etti:

“Benim kararım bu yönde diyebilirsiniz. Burada bir tek usul var ve o usul bizi olduğu kadar sizi de bağlıyor. ‘Gerekli olduğu halde soru sorulması’ diye bir usul yok. Sözlülük ilkesinin geçerli olduğu bir yargılama sisteminde nasıl ‘Sorularınızı yazılı olarak verin’ diyebilirsiniz? Siz hiç merak etmiyor musunuz? ‘Bu gazın öldürücü olup olmadığını bilmiyor musunuz’ diye sormayacak mısınız? Bu söylediğiniz şey yargılamanın bütününü adillikten uzaklaştırıyor. Soru sorma hakkı var.” 

Avukat Meriç Eyüboğlu

“Yargılamanın başından beri kendimizi anlatmaya çalışıyoruz. Bunu küçük harflerle yaptık. Anlaşılamadığımız açık. Bildiğimiz tüm iletişim yöntemlerini kullandık. Yargılamanın selameti açısından asgari bir adım atılmayacak mahkemeniz açısından.

Bizde sanıkları beraat ettireceğiniz yönünde kanaat oluşturan bir ara karar verdiniz. Biz adalet arayışımızı başka yerlerde sürdürelim o zaman.

Ara verdiniz, ‘arada tekrar değerlendireceğim’ dediniz. Ne hukuk dinliyorsunuz(...)”

Avukat Meriç Eyüboğlu redd-i hakim talebinde bulundu. Bunun üzerine hakim, talebin değerlendirilmesi için dosyanın Nöbetçi Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderilmesine karar verdi. Bir sonraki duruşma 28 Haziran 2021 saat 10.00’da görülecek.

2. Duruşma

Emekli öğretmen Metin Lokumcu’nun ölümüyle sonuçlanan polis şiddeti davası devam etti. Kimyasal gaz kullanımları nedeniyle, “taksirle ölüme sebebiyet vermek” suçlamasıyla dördü idari amir 13 polisin yargılandığı davanın Trabzon 2. Asliye Ceza Mahkemesi’ndeki ikinci duruşması, 28 Haziran 2021’de daha büyük bir salona sahip olan 2. Ağır Ceza Mahkemesi salonunda görüldü.

Altı stajyer hakim, duruşma salonuna gelerek izleyici koltuklarına yerleştirildi. 26 izleyici kapasiteli salona izleyiciler sonradan alındı. Salona yedi ek sandalye getirildi. Hakim, salona ayakta izleyici alınmayacağını söyledi. Duruşmadaki beyanlar daha sonra çözümleri yapılmak üzere SEGBİS kaydına alındı.

İzleyiciler
Duruşmayı Cumhuriyet Halk Partisi’nden İnsan Haklarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı, Rize ve Trabzon il başkanları, Fındıklı Belediye Başkanı, bir Parti Meclisi üyesi, Artvin Kemalpaşa ilçe başkanı ve bir eski milletvekili; Halkların Demokratik Partisi’nden Artvin teşkilatı temsilcisi, Sol Parti’den bir Parti Meclisi üyesi, Türkiye İşçi Partisi’nden bir milletvekili ve Emek Partisi’nden bir temsilci izledi. Ayrıca; Eğitim-Sen Samsun, İkizdere Dernekler Federasyonu Çevre Komisyonu, Karadeniz Teknik Üniversitesi Öğrenci Kolektifi, Gençlik Komiteleri, Hrant’ın Arkadaşları, Sol-Genç, Emek ve Demokrasi Güçleri Platformu Hopa, Rize ve Trabzon temsilcileri ile Halkevleri Genel Başkanı ile Birgün gazetesi, Evrensel gazetesi ve Demirören Haber Ajansı muhabirleri duruşmayı takip ettiler.

Yargılama
Duruşma bir buçuk saatlik gecikmeyle 11.35’te başladı.

Üç sanık polis memurunun avukatı Celal Karaoğlu, müvekkillerine gelen talimat doğrultusunda vücut ölçülerini, bulundukları yerde verdiklerini söyledi. Müvekkilleri üzerine atılı somut bir suçlama bulunmadığını, “sadece gaz kullanma lisansları olduğu için” mevcut davada sanık olduklarını ifade etti.

Davaya Katılan Lokumcu Ailesi’nin Avukatlarının Beyanları

Avukat Nagihan Bulduk’un Beyanları
Davada katılan sıfatıyla taraf olan, Lokumcu’nun aile fertlerinin avukatı Nagihan Bulduk; Metin Lokumcu’nun çaya kontenjan konulması, derelere HES (hidroelektrik santral) yapılması ve derelerin bu şekilde yok edilmesi, çevreye zarar verilmesi sebebi ile Hopa halkının itirazlarını iletmek için, dönemin Başbakanı’nın Hopa’ya geleceği gün bir basın açıklamasına katıldığını belirtti. Bu basın açıklamasına hukuka aykırı bir şekilde; biber gazı diye bilinen yoğun kimyasal gaz ve polis şiddeti ile saldırılması sonucunda, Metin Lokumcu’nun hayatını kaybettiğini ifade etti. Yargılamanın iddianamede ifade edildiği gibi “taksirle ölüme sebebiyet verme” suçundan değil, “olası kast ile ölüme sebebiyet verme” suçundan olması gerektiğini, söz konusu kimyasal gaz kullanımı nedeniyle suçun “nitelikli halinden” yargılanmalarına dönük talebin geçerli olduğunu belirtti. Av. Bulduk, Talebe karşılık “Olası kast veya doğrudan kast suçlaması hakkında somut delil olmadığı”, “görevsizlik kararının her aşamada verilebileceği” gerekçesiyle reddedildiğini hatırlattı ve beyanına şu ifadelerle devam etti:


“Görevsizlik kararı her aşamada verilebilir ama bu dosya, bugün olayın üstünden 10 yıl 28 gün geçen bir dosya, dokuz sene sonra iddianamenin hazırlandığı bir dosyadan söz ediyoruz. Sanıkların 10 yıl sonra hala duruşma huzuruna bizzat çıkmadığı bir dosyadan söz ediyoruz. Dolayısı ile burada artık bir makul süre söz konusu değil. Dosyada neden mevcut delillerin aslında görevsizlik kararını değerlendirmeniz için yeterli olduğunu belirttim. Mevcut verileri bir kenara bırakarak yeni delil toplamak, bu konuda araştırma yaptığınız taktirde, öncelikle makul sürede yargılanma hakkı zaten ihlal edilmiş bir dosyada süreyi daha da uzatacak. Bu sadece, deliller toplandıktan sonra karar verilmesi anlamında değil; aynı zamanda görevsizlik kararı verdiğiniz taktirde değerli mahkemenin yeniden bu delilleri toplayıp değerlendirmesi gerekeceğinden süreci daha da uzatacak ve vereceğiniz karar, adil yargılanma hakkını da ihlal edecek. Bu sebeple görevsizlik kararınız hukuka aykırı olduğunu söylediğimiz ve itiraz ettiğimiz bir karar.”

Olası kast ile hareket edildiğine dair somut delillerin olduğunu vurgulayan Av. Bulduk, Metin Lokumcu’nun ölümü sonrasında 2012’de hazırlanan adli tıp raporunda açıkça “Efor, stres ve gaza maruziyet halinde gazın ölümde etkisi vardır” dendiğini; Türk Tabipleri Birliği tarafından hazırlanan raporda da “Ölüm ile kullanılan kimyasal gaz arasında bir nedensellik bağı olduğu” belirtildiğini hatırlattı. Tanık beyanlarında da Lokumcu’nun ilk andan itibaren pek çok defa gaza doğrudan maruz kaldığının ifade edildiğini hatırlatan Av. Bulduk devam etti:

“Hopa o gün yedi çevre ilden ve ilçelerden getirilen polis, mühimmat, gaz mühimmatı ile kuşatılmış ve bu mühimmatlar kullanılmıştır. Dosyaya girmiş olan bu mühimmatlara ilişkin tutanaklarda mühimmatların, stokların bittiği, yeniden getirildiğine dair ifadeler var. Bütün şehir gazın etkisi altındayken, Metin Lokumcu’nun bu gazdan etkilenmediğini söylemek zaten mümkün değil. Keza gaz ile ilgili bilimsel araştırmalar şunu söylüyor: Eğer gaz aşırı miktarda atıldı ise kişi solunum, nefes alıp verme sayısı yüksek ise (çünkü daha fazla gaz çekecektir içine) ve yüksek miktarda ve uzun süre gaza ve gazın etkisine da maruz kaldı ise ölümcül sonuçları olabilir diyor bilimsel çalışmalar.”

Artvin Valiliği tarafından gelen yazılı cevapta iki farklı gazın kullanıldığını ve bu iki gazın aslında kimyasal gazların bileşiminden oluşan ve biber gazı tabir edilen gazlar olduğunu kabul ettiğini belirten Av. Bulduk, bu gazların etkilerinin de bir saate kadar uzayabileceğini belirtti.

“Yani gazı attığınız zaman göz yaşarması, aritmi, solunum güçlüğü, beden ve tende yanma hissi, kan basıncının yükselmesi gibi etkiler duman ortada olmasa bile devam ediyor.
Hali ile o gün Metin Hoca çok uzun süre gaza maruz kalmış. Yakınına düşmüş, doğrudan yüzüne sıkılmış. Hali ile bu kimyasal gazın bilimsel çalışmalar ile sabit olan
etkilerini de ne yazık ki yaşamış. Biz bu bilimsel çalışmaları Hopa olayları adı altında hazırlanmış olan raporu, kimyasal gazların kullanılmasına ilişkin raporları ve pek çok odanın hazırlamış olduğu bilimsel raporları dosyaya sunduk.”

Raporlarda bu etkilerden açıkça bahsedildiğini geçen celse ayrıntılarıyla anlattıklarını söyleyen Av. Bulduk, Türkiye’de kimyasal gazların kullanılmaya başlanmasından itibaren çok fazla can kaybı yaşandığını vurguladı. Bu ölümlere ilişkin basına yansıyan olayların derlendiği bir raporu mahkemeye sunduklarını söyledi.

“Metin Hoca’dan bir sene sonra, yine kimyasal gaza doğrudan maruz kaldığı için öldürülen Çayan Birben dosyasını da mahkemeye sunmuştuk. Dosya kapsamında kimyasal gazın öldürücü etkilerinin olduğuna dair pek çok veri var. Burada sanıkların eyleminin, taksirle yani basit bir dikkat ve özensizlikle mi gerçekleştiği, yoksa olası kast ile mi gerçekleştiğine yönelik doneyi biz nereden alacağız? Kimyasal gazı kullanan polisler bu gazın bu
etkilerini biliyor mu bilmiyor mu? Bu bizim için basit bir dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık mı, yoksa olası kast mı değerlendirmesini yapabilmemiz için yeterli. Dosyadaki çeşitli aşamalarda celp edilmiş gaz kullanım talimatına ilişkin yönergeler var. Bugün burada sanık olarak yargılanan kişilerin gaz kullanan personel olduğuna dair belgeler var.”

“Meslektaşım da ifade etti müvekkilleri ile ilgili. Hepsi gaz lisansına sahip dedi. Dolayısıyla bu kişiler zaten özel bir eğitim alıyorlar. Bu özel eğitim sadece gazın hangi açı ile atılacağı değil ne kadar kullanılacağı ve kullanılması halinde nasıl etkilerinin olacağını da açıklayan ve onlara eğitimini veren bir belge. Bu eğitimden geçmiş kişilerin gazın ölümcül etkisi olduğunu bilmediği varsayılamaz. Bunu bile bile sonucu öngörmediği düşünülemez, böyle bir kabul, adil bir ülkede ve adil bir değerlendirmede kesinlikle söz konusu olamaz.”

Av. Bulduk, göz yaşartıcı gaz silahları kullanım talimatında gaz ekibinden sorumlu amirin şartları değerlendirmesi neticesinde vereceği taktik doğrultusunda ve belirttiği dozda kullanılacağı kuralı getirildiğini, dolayısı ile söz konusu amirin de gazı ister fiili olarak kullansın ister kullanmasın, talimat
vermesi sebebi ile sorumluluğunun söz konusu olduğunun tartışmasız olduğunu söyledi.

“Yine kadrosunda göz yaşartıcı gaz mühimmatı kullanım kursu almış personel bulunmayan birimlerde olaylarda kullanılmak üzere göz yaşartıcı gaz silahı ve mühimmatı talebinde
bulunamayacağı açıkça belirtilmiş. Bu gazların kimyasal savaş maddelerinden olduğu da yine bu talimatlarda belirtildiği dikkate alındığında; bu maddeyi nasıl kullanacağını bilen, bunun eğitimini alan ve bunların yaratacağı olası sonuçları bilen, öngören, buna rağmen bu yoğunlukta gaz kullanmaya devam eden polislerden söz ediyoruz.

Burada çok açık ki bir olası kast söz konusu, burada basit bir dikkat ve özen yükümlülüğünden söz edemeyiz. Bu kapsamda dosya aslında görevsizlik talebimizi değerlendirmek için yeterli. Siz her ne kadar yeni delillerin değerlendirmesine dair bir ihtiyaçtan söz etmişseniz de, önceki celse oluşturduğunuz ara kararda hangi polislerin, burada yargılananların 10 sene sonra üstelik fizyolojik özelliklerinin teminini istiyorsunuz.

Şimdi Hopa’da gaz kullanan kim? Ben değilim. Sıradan bir polis değil, bu lisansa sahip olan, bunun sonuçlarını bilen polisler. İster Metin Hoca’ya doğrudan gazı atmış olsun, isterse Hopa Meydanı’na atmış olsun, netice itibari ile ortada orantısız bir güç kullanımı söz konusu, Hopa gaz altında ve Metin Hoca ister yanına düşmüş olsun, ister 100 metreye düşmüş olsun o gazın olumsuz sonuçlarından etkilenmiştir. Dolayısı ile gazı kimin, Metin Hoca’nın ne kadar yakınına attığı değil, orada o gazın nasıl kullanıldığı ve bu gazın kullanımı sonucunda Metin Hoca’nın ölüp ölmediğidir. Bu nedensellik bağı var ise, bu polisler de bu gazı kullanan kişiler ise bu sonuçları bilerek bunu yapmışlarsa, burada herhangi dikkat ve özen yükümlülüğünden söz edilemez. Burada söz edilecek tek şey vardır hukuki olarak olası kasttır. Biz bu totalde görevsizlik talebimizi yineliyoruz ve tarafınızca bu konuda öncelikli olarak değerlendirme yapılmasını istiyoruz.”

Hakim, Avukat Bulduk’a görevsizlik kararını “hangi maddelerden” istediklerini, geçen celse olduğu gibi TCK Madde 21/2 (olası kast) ve 82/1-c’den (kasten öldürme suçunun kimyasal silahla işlendiği nitelikli hal) mi olduğunu sordu. Avukat Bulduk hakimi tasdik etti.

Avukat Meriç Eyüboğlu’nun Beyanları
Av. Eyüboğlu sözlerine geçen celse verilen, görevsizlik kararının “yeniden değerlendirilmek üzere şimdilik” reddedildiğini hatırlatarak başladı. “Biz şimdiliğin gerekçesini anlamış değiliz, o yüzden her aşamada bunu tartışmaya devam edeceğiz” dedi. 2011 yılında, “biber gazı” olarak adlandırılan kimyasal gazların bilimsel etkilerinin ve tepkilerin ne olduğunun bilinmediğini söyledi. Eyüboğlu, olaylar sırasında kullanılan gazdan zarar gören tek kişinin Metin Lokumcu olmadığını anlattı:

“Sadece Metin Hoca kaybedilmemiş o gün. Siz Hopa davasını bilmediğiniz için elbette ki bu ayrıntıları bilmezsiniz. O gün gaz fişeği nedeniyle kafa darbesi alıp yaralanmış, Rize Eğitim Araştırma Hastanesi’ne yatarak tedavi görmüş Hopalı bir arkadaşımız var, dilerseniz onu da dinlersiniz. Ayağından gaz fişeği nedeni ile yaralanmış yine hastanede tedavi olmuş bir başka Hopalı vatandaş var. Çok sayıda da hastaneye gitmiş, gidememiş yaralı var. Çok daha fazla kişi de kaybedilebilirdi ama burada gaz fişeğinin başka insanları yaralamış olması, gaz nedeni ile fenalık geçirmiş çok sayıda kişinin olması aslında aynı zamanda bize bu kullanımın kendi talimatnamelerine ne kadar aykırı olduğunu gösteriyor. Dosyada gördünüz mü bilmiyorum. Artık aramızda değil, Bilo Aksu var, kendisi bir hayli yaşlıydı, basın açıklamasına katılan birisi değil, sadece Hopa’da olduğu için gaza maruz kalıyor. Onun gibi çok sayıda insan da var.”

Av. Meriç Eyüboğlu, gaz kullanımı konusunda “özel bilgi, özel eğitim, özel donanım alan”, kendi iç mevzuatı bulunan polislerin “herhangi birimiz gibi, sıradan polis memurları gibi ya da sıradan vatandaşlar gibi o gazı o şekilde sekiz saat boyunca kullandıkları zaman nasıl bir sonuç ortaya çıkacağını öngörmemeleri mümkün değil” ifadelerini kullandı.

“Eğer öngörmemeleri mümkün değilse o zaman da zaten biz bu tartışmayı, yalancıktan iddianamede olduğu gibi “taksirle insan öldürme” üzerinden yürütemeyiz.

O kadar berrak ki söylediğimiz şey, niye anlaşamadığımızı da anlayamıyoruz. O kadar insan ölmüş o tarihten önce ölmüş, o tarihten sonra da ölmüş, bunu zaten gazete okuyan biri de bilir, polis olmaya bile gerek yok, kendi iç mevzuatına, iç talimatnamelerine aykırılık var, o yüzden de meselenin aslında dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık olarak değerlendirilmesi mümkün değil, bile isteye, öngördüğü halde sonuçlarını umursamaması, olursa olsun demesi, o yüzden de buradaki hakkaniyetli olan sonuç tabi ki görevsizlik kararı vermeniz.”

Av. Eyüboğlu hakime görevsizlik konusunda karar verip vermeyeceğini sordu. Beyanlarına buna göre devam edeceğini söyledi. Hakim, görevsizlik talebi de dahil olmak üzere tüm talepleri “en son” değerlendireceğini söyledi.

Av. Eyüboğlu hakimin görevsizlik konusunda bir karar vermemesi durumunda diğer talepleri söylemeye gerek olmadığını söyledi. Hakim, “Görevsizlik ya da başka bir talep olur ise en son hepsini topluca değerlendireceğim” dedi.

Av. Eyüboğlu, yeni tanıkların dinlenmesi ve yeni taleplere geçilmesinden önce, mahkemeden önceki duruşmada verilen sanıkların mahkemeye getirilmemesi ve sanıklara yöneltilecek soruların yazılı olarak alınması yönündeki ara kararından rücu edilmesini (kararı geri alma, karardan cayma) talep etti:

“Geçen celse oluşturduğunuz ara kararda sanıkların buraya gelmesine ilişkin taleplerimizi reddederken hepimizi hayal kırıklığına uğratan bir karar verdiniz. Bu kararda duruşmaya getirilerek yüz yüzelik ilkesi gereğince sorgu yapılması talep edilmiş ise de ‘istinabe yasağı bulunmaması nedeni ile bu talebi reddediyorum; ancak katılan vekilleri, sanıklara sorulmasını istedikleri soruları celse arasında yazılı olarak verirler ise mahkememiz tarafından bu sorular değerlendirilecek; gerekirse sanıklara bu sorular yöneltilecek’ diye bir ara karar oluşturdunuz.  Bu ara kararın kendisi bir ara karar olarak varlığını sürdürdüğü için tekrar hem yazılı hem sözlü olarak tartışmak istiyoruz. Sanıkların buraya gelmesinin neden önemli olduğunu da burada döne döne anlattık, gerçekten bu konuda ciğerimiz yanıyor.

Şimdi 10 yıl sonra 9 yıl 5 ay sonra iddianame düzenlendi, 9 yıl 10 ay sonra huzura geldik, nihayet bir yargılama başladı ama burada sanıkların hiçbirinin gözlerinin içine bakamıyor buradaki aile, buradaki insanlar. Diğer hukuki gerekçeler bir tarafa o her şeyden önce bir adalet duygusunu rencide eden, hani bu onarıcı adalet, adaletin yerine gelmesi duygusunu rencide eden bir şey. Bunu ellerinden almaya hiç kimsenin hakkı yok.”

Av. Eyüboğlu, kendilerinin de bulunduğu duruşma salonunda sanıkların ifade vermelerini ve yüzleşmelerini istediklerini söyledi. Soru sorma hakkını düzenleyen Anayasa’nın 36. Maddesi (Adil Yargılanma Hakkı, Hak Arama Hürriyeti), Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. Maddesi (Adil Yargılanma Hakkı) ve CMK’nın 201. Maddesi (“Cumhuriyet savcısı, müdafi veya vekil sıfatıyla duruşmaya katılan avukat; sanığa, katılana, tanıklara, bilirkişilere ve duruşmaya çağrılmış diğer kişilere, duruşma disiplinine uygun olarak doğrudan soru yöneltebilirler”) uyarınca sanıkların duruşmaya getirilmesini talep etti. Sanıkların mahkeme huzuruna getirilmelerinin önünde bir engel olmadığını, ceza hukukunda amacın maddi gerçekliğe ulaşmak olmasından hareketle; verilen kararla mahkemenin delillerle doğrudan temas etmesinin de engellendiğini söyledi.

“Ceza usul hukuku kuralları gereği ve öğretilen bize hani hepimizin hukuk fakültelerinde öğrendiği şey nedir? Delilleri taktir etmek için doğrudan temas etmeniz gerekir, tanığı doğrudan dinlemeniz gerekir. İşte söz konusu olan işte vicdani bir kanaat verilecek ise otopsi raporunu okumanız gerekir. Görüntüleri seyretmeniz gerekir ve tüm bunların sonucunda bir
kanaat oluşturmanız gerekir. En azından hakimlerden beklenen şey bu.

Bunun için de aslında sizin de sanıkların işte üç satırla verilmiş talimat ifadesini yeterli bulmanız, sorguyu yapmamanız; sizin, yani mahkemenizin hakiminin delillere
doğrudan temas etmesi ilkesini ihlal ediyor. O yüzden biz aslında mahkemeniz için de sanıkların buraya getirilmesini ve soru sorma hakkımızı kullanmak istiyoruz.

Neden böyle söylüyorum çünkü bir beyan delili nihayetinde sanık ifadesi dediğimiz şey. Biz deliller aşamasına geçtik ise, bu ifadeler talimat ile tamamlandığı için delillerin tartışıldığı aşamaya, bu delillere, bu delile doğru ulaşma hakkımızı engelleyen bir şeyle karşı karşıyayız. Nihayetinde soru sormanın amacı bu maddi gerçeğe ulaşmak.”

Av. Eyüboğlu delillerin güvenilir olup olmadığını tartışmaya açtı. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6/3-d maddesinin “sorguya çekmek” ve “çektirmek” ifadelerini içerdiğini söyledi. Bunun, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 90. maddesi (“Usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir. (…) Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır.) uyarınca iç hukukun bir parçası olduğunu vurguladı.

“Silahların eşitliği ilkesi açısından da aynı şeyleri söyleyeceğim, silahların eşitliği ilkesi tarafların delillere ulaşması, delil toplanması, soru sorma hakkı vesaire
kısımların eşitliğini düzenliyor. Oysa burada eşit olmayan bir durum ile karşı karşıyayız. Çünkü meslektaşım burada bizim müvekkillerimize soru sorabilir,
tanıklara soru sorabilir örneğin ama biz sanıklara yargılamanın esası açısından önemli olan, aynı zamanda delil beyan delili olan sanık ifadelerine soru soramıyoruz.
Neden peki bunun hukuki dayanağı var mı oluşturduğunuz ara kararın, hayır yok. (…) Dolayısıyla ‘Sizin soruları verin, hem yazılı verin hem ben değerlendireyim eğer uygun görürsem sorayım deme hakkınız zaten 201. maddeye göre de yok, buna açıkça aykırı bir ara karar oluşturmuş durumdasınız. Kaldı ki bunun usulen yanlış olması bir tarafa daha da önemli kısmı şu, soruların verilmesi sanıkların bunu öğrenerek buna cevap veriyor olması soru sorma hakkı ile murat edilen şeylerin hepsini ortadan kaldırıyor tabii ki. Amaç doğrudan soru sormak, vücut diline göre, bakışına göre söylediği cümleye göre, nerede tereddüt ettiğine göre, nerede çeliştiğine göre diğer soruyu yöneltmekse siz zaten yazılı olarak soruları verin diyerek bu hakkı tamamen ortadan kaldırmış oluyorsunuz. O yüzdende meselenin ruhuna da düzenleniş amacına da aykırı, usul hükümlerine de aykırı bir ara karar oluşturmuş bulunuyorsunuz.”

Av. Eyüboğlu, sanıkların duruşmaya getirilmemesinin gerekçesi onların farklı şehirlerde çalışmaları veya pandemi ise; -çok tercih etmeseler de- bu durumda SEGBİS yoluyla mahkemeye bağlanmalarının mümkün olduğunu hatırlattı. Sanıkların duruşmaya getirilmesi yönündeki taleplerinin reddi halinde duruşmada SEGBİS bağlantısı yoluyla getirilmelerinin değerlendirilmesini istedi. Hakime kararının gerekçesini sordu.

Av. Eyüboğlu, duruşmaya getirilmeyen sanıkların fotoğraflanmasına ilişkin dosyada “enteresan” yazışmaların olduğunu söyledi. Polislerin kendi inisiyatifleriyle bir terziye ölçüm yaptırmalarını eleştirdi:

“Bilmeyenler için söyleyeyim, yargılanan polisler ile ilgili gaz kullanan polislerin üzerinde bulunan kıyafet ve gaz maskelerinin giyinilerek, muadillerin giydirilerek önden, arkadan, yandan, boy itibari ile fotoğraflarının çekilerek boy, kilo, omuz genişliği ve bel genişliğinin tutanak tanzim edilerek tespit edilmesi istenildi mahkeme tarafından.

Bunun sonucunda, -biz bunun olmayacağını geçen celse de söylemiştik, - bir kere her şey bir tarafa siz aradan 10 yıl geçtiğini atlayamazsınız, bunu yok sayamazsınız demiştik. Bu kıyafetler ile tespitin mümkün olması çok gerçekçi değil demiştik. Ama kaldı ki böyle ise sanıkları getirin tanıklar belki teşhis edecekler. O gün Hopa’da olanlar teşhis edecekler, bu imkanı tanımazsanız fotoğraflar ile bu iş olur mu? Olmadığının sadece bir tane örneği, onlarca örnek var, bir yazışmada söyleyeyim size sizin bu yazışmanız üzerine söz konusu olan sanık H*** Y***, incelediniz mi bilmiyorum. Bu H*** Y*** ile ilgili ne yapmışlar? Ne yapabilirler tarih 9 Haziran 2021 yani 10 yıl geçmiş. 10 yıl önceki hallerini tespit edebilmeleri mümkün mü? Bize göndermişler, ayakkabısız boy 173.9, kilo 84, ayakkabı ile boy 1.76,1, kilo 85,51…

Ayakkabılı, ayakkabısız… Çok güzel gerçekten… Buradan sonuca varabiliriz… Bu çok gerçekçi bir şey… 10 yıldır boyu belki uzamamıştır ama kilo da almamış, kilo da vermemiş, herhangi bir değişiklik olmamış… Omuz genişliği 47 cm, bel genişliği 98 cm. Aslında komiklik bununla sınırlı da değil, keşke bununla sınırlı olsaydı. Komiklik mi, dramatik mi artık nasıl söyleyeceğiz bir başka şey de sizin bu ara kararınız oluştuktan sonra diyorlar ki; ‘bizim bununla ilgili yetkimiz olmadığını fark ettik, biz terziye gittik, terziye ölçtürttük.’

Bunu gördünüz mü? Terziye gidiyorlar ‘hadi bakalım bu sanığı bir ölç’ diyorlar. Bu yazışmalardan anladığım kadarı ile utanmadan döndürüyor omzunu ölçüyor bu terzi, ayaklarını ölçüyor, bacaklarını ölçüyor, geniş omzunu ölçüyor ve mahkeme ara karar cevabı olarak gönderiyor. Bu ara kararın yanlışlığı üzerine çok konuşmaya gerek yok ki, zaten bu da buradan belli, gelen cevaplardan da belli ama zaten 10 yıl geçtikten sonra, sanıkları bizim huzurumuza getirtmeyip onların fotoğrafları ile yol almaya çalışmanız da yanlış bir karar, bunu belirtmiş olayım. Talebimiz belli zaten, bu ara kararlardan dönmeniz talep olunur.”

Eyüboğlu’na teşekkür eden hakim katılma taleplerini dinlemek üzere sözü barolar ve Yeşil Artvin Derneği’ne verdi.

Gaziantep Barosu, Batman Barosu ve Yeşil Artvin Derneği’nin Katılma Talepleri

Gaziantep Barosu’nun Katılma Talebi
Gaziantep Barosu adına mahkemeye gelen Baro Başkanı Av. Bektaş Şarklı sözlerine Lokumcu Ailesi’ne başsağlığı dileklerini sunarak başladı. Görülmekte olan davanın Türkiye’de biber gazı kullanımına açılan ilk dava olması hasebiyle çok önemli bir dava olduğunu vurgulayan Bektaş, üzerlerinde taşıdıkları cübbelerin hem avukatlar hem de hakimler için bir sorumluluğu ifade ettiğini söyledi:

10 yıl 4 ay sonra açılan bir dava. Şu ana kadar makul sürede soruşturma açılmaması, adil yargılanma ilkesinin bugün zaten bizzat ihlali. Biz üç sene, beş sene, 10 sene sonra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden Türkiye’de makul sürede yargılama yapılmadığı için şu kadar tazminat ödenecek, diye bir karar 10 yıl sonra isteyeceğiz. Ben o zaman 30 yıllık avukat olacağım, muhtemelen siz 20 yıl sonra bir yargıç olarak bu haberi okumuş olmayalım istiyoruz.

Bu Türkiye açısından önemli bir dava, yarın öbür gün herhangi bir düğünde iki tarafın kavga ettiğinde polisin orantısız bir şekilde müdahale etmemesi açısından önemli, Gaziantep Kamil Ocak Stadyumu’nda olası kavga halinde orantısız bir şekilde uyarı yapılmadan, açısız bir şekilde müdahale edildiği zaman bilerek ve isteyerek adam öldürme… Bu dosya aslında, bilinçli ve tasavvurlu bir şekilde adam öldürmedir. Çünkü eline silah verdiğiniz ve bunun özel eğitimini aldığı iddia edilen polis memurlarına siz diyorsunuz ki ‘bu gazı kullanın’. Bunun eğitimini veriyorsunuz. Bunun bilinçsiz bir şekilde, yoğun bir şekilde kullanılmasının neticesi ölümdür. Gazı orantısız ve çok yoğun kullanırsanız, örneğin ben tansiyon hastasıyım. O biber gazını yediğinizde ölmek istiyorsun, hamam böceği gibi hissediyorsun kendini... Bunlara izin vermemeli, yarın öbür gün siz ya da yakınlarınızdan birisi aynı olaya maruz kalmasın.”

Kolluk görevlilerinin görevinin aynı zamanda eylemlere katılanların güvenliğini sağlamak olduğunu vurgulayan Şarklı şöyle konuştu:

“Bırakın güvenliği sağlamayı, orantısız bir şeklide müdahale ve neticesinde ölüm meydana gelmiştir. Türkiye’de bundan sonra yapılacaklar sizin vereceğiniz karara bağlı. Onların bu salonda olmaması, müdahil tarafın soru sorulmaması olayların gerçeğini ortaya çıkması açısından maddi gerçeğe ulaşmamıza da en büyük engeldir.

Vereceğiniz karar ile Türkiye’deki kolluk bundan sonra on defa düşünecek, ona talimat veren amir yirmi defa düşünecek. ‘Kanunsuz emir’ diyecek, yazılı talimat isteyecek ama bunu yapmadığımız taktirde; yarın sizin, benim, başkasını yine Metin’i, Ahmet’i, Berkin’i kaybetmek durumunda kalacağız. Bu anlamda da hepimizin sorunu var, Gaziantep’ten sırf bunun için şu cümleleri kurmak için geldik. Buradaki insanlar gibi hepimiz hem vicdan hem adalet istiyoruz.”

Batman Barosu’nun Katılma Talebi
Sözlerine Lokumcu ailesine başsağlığı dileyerek başlayan Batman Barosu Başkanı Erkan Şenses, “Batman halkının dayanışma duygularını” iletti. Duruşmaya bu davanın cezasızlıkla sonuçlanması muhtemel bir dava olduğu kanaatini taşıyarak geldiklerini söyleyen Şenses, “cezasızlıktan nasibini alan” bir bölgeden geldiğini vurguladı. AİHM’nin Türkiye aleyhine verdiği bazı hak ihlali kararında suç isnat edilen bir sanık polis dahi olmadığını söyledi, kararları kısaca açıkladı. Polisin yetkilerini belirleyen kanunlarda kimyasal gaz kullanımına ilişkin boşluğun polisler açısından bir “açık çek” niteliği taşıdığını savundu:

“ Türkiye’de polisin zor kullanma yetkisini aşması veya keyfi bir biçimde öldürülmesine karşı olduğumuz için buradayız. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi çeşitli kararlar verdi Türkiye aleyhine. Bunlardan birisi Ali Güneş kararı. Metin Lokumcu’ya da yakın mesafeden gaz sıkılmış. Şimdi Ali Güneş kararında AİHM yakın mesafeden gaz sıkılmasını işkence yasağı olarak kabul etti ve Türkiye’yi mahkum etti. Diğer bir husus bu işte gaz kapsüllerinin kaç derecelik açı ile atıldığı.

Şimdi Yaşa ve Türkiye kararı var. 2006 yılında Diyarbakır’daki bir gösteride Abdullah Yaşa isimli bir vatandaş kafasından gaz kapsülüyle yaralanıyor. AİHM burada şunu fark ediyor, Türkiye’de gaz kapsülü, kimyasal gaz kullanımına ilişkin mevzuat yok. Nitekim o dava sürerken 15 Şubat 2008 tarihli bir genelge çıkıyor. 2011’deki bu gösteride o genelgeye bile uyulmadığını görüyoruz. Nitekim o genelgede İçişleri Bakanlığı polise diyor ki, ‘gösteriye gaz atmanıza rağmen göstericiler dağılmaz ise gazı bırakın, ara verin, başka şekilde dağıtmaya çalışın’.

Şimdi polisin zor kullanma yetkisi PVSK 16. maddede düzenlenmiş. Orada silah kullanma yetkisi ile ilgili ayrıntılı bir düzenlenme var ama göz yaşartıcı gaz ile ilgili bir düzenleme yok. Bu durum polise verilmiş bir açık çek niteliğinde. Dolayısıyla, burada dönemin Artvin Valisi’nin de yargılanması gerekirdi.

AİHM’nin İzci V. Türkiye kararı da yine 2004 yılında İstanbul Beyazıt Meydanı’nda Kadınlar Günü’ne ilişkin bir gösteriye polisin aşırı şiddetle müdahale etmesi nedeni ile açılan bir davaya dair. Orada da mesela AHİM bu tür müdahalelerde polis memurları dışında üst amirlerin de yargılanması gerektiğine işaret ediyor. Dolayısıyla bu dava AHİM’in İzci Türkiye kararında işaret ettiği o üst düzey memurların yargılanması konusunda ilk dava.

Türkiye’deki yerel siyaseti bildiğim için Meriç Hanım’a sordum ‘dönemin Hopa ve Artvin Emniyet Müdürü görevdeler mi ihraçlar mı?’ Çünkü bu davada sanık olmaları doğrusu beni şaşırttı. İhraçlarmış. Dolayısı ile yani İzci V. Türkiye davasındaki AHİM’nin tespitleri aslında uygulandı burada. Sevk maddesi bizce yanlış yorumlandı ama bu da ileri bir adımdır.”

Av. Şenses iddianamede ceza istenen suçlamalar arasında eksiklik olduğunu ileri sürdü. Türk Ceza Kanunu’nun 37. maddesinin “fiil ve eylem birliği”ni düzenlediğini, “suçun kanuni tanımında yer alan unsurları birlikte gerçekleştiren her kişiye fail” dendiğini; dolayısıyla sanıkların TCK 37’den ek savunmalarının alınmasının gerektiğini söyledi. Batman Barosu Yönetim Kurulu’nun 3 Haziran 2021 tarihli kararı, Avukatlık Kanunu’nun 76. maddesinin barolara “insan haklarını ve hukukun üstünlüğünü savunmak ve bu kavramlara içerik kazandırmak” görevini yüklemesinden hareketle davaya müdahil olma talebini mahkemeye sundu.

Ankara Barosu’nun Katılma Talebi
Ankara Barosu Yönetim Kurulu üyesi Özgen Hindistan, Avukatlık Kanunu’nun 76. maddesinin kendilerine yüklediği “insan haklarını savunmak ve korumak” görevi nedeniyle ve adil bir yargılama gerçekleşmesi için duruşma salonunda olduklarını söyledi. Metin Lokumcu’nun bir kanaat önderi olduğunu ve olay günü “Hopa’da güneş gözükmeyecek kadar” gaz kullanıldığını ifade eden Av. Hindistan, dava dosyasından görüldüğü kadarıyla Lokumcu’nun bu gaz kullanımı neticesinde hayatını kaybettiğini vurguladı.

Yeşil Artvin Derneği’nin Katılma Talebi
Av. Bedrettin Kalın, katılım talebiyle söz aldı, Artvin Barosu’na kayıtlı olduğunu ve katılanlar vekili olduğunu paylaştı. Avukat Kalın 1995’te Yeşil Artvin Derneği’ni kurduğunu belirterek taleplerini mahkemeye sundu:

Yeşil Artvin Derneği Cerrahtepe davalarını takip eden ve bunun için kurulmuş bir dernek. Ancak 2008’li yıllardan itibaren bütün Karadeniz Bölgesi’ndeki HES projeleri ile de mücadele edildi çünkü bildiğimiz kadarı ile sadece Karadeniz Bölgesi’nde 325 tane HES projesi gündeme getirilmişti ve bütün yaşam alanlarımız, değerlerimiz işgal ediliyordu. Bunun bir enerji politikası ile ilgisi yok. Esas olan derelerde birtakım hakların başka birilerine devri konusunda, beşinci Dünya Su Forumu’ndan itibaren gelen şeylerdir. Dolayısıyla biz bütün bu süre içerisinde onlarca, yüzlerce panel yaptık, bildiriler hazırladık, basın açıklamaları yaptık.

(…) Derneğimizin tüzüğünün 3. maddesinin 4. bendinde de yine davalar açmaya, açılmış davalara da müdahil olmaya ilişkin düzenlemeler yapılmıştır. Bu kapsamda Hopa’da yapılmış olan panellerden birçoğunda Metin Lokumcu da bütün bu mücadele süreci içerisinde, özellikle de HES projeleri ile alakalı sorunlarda bizim her zaman yanımızda olmuş, bu mücadeleye katılmış ve özellikle de Hopa’da mücadeleye öncülük etmiş kanaat önderlerinden birisiydi. Hatta bazen, kitleleri sakinleştirmek, zaman zaman yön göstermek, zaman zaman yasal sınırlar içerisinde kalmaları için bile bu kanaat önderlerinin büyük önemi var. Metin Lokumcu da böyle birisiydi. Hem öğretmen olması hem çevre duyarlılığı nedeni ile Hopa’daki bu HES mücadelelerine önderlik etmiş, yasal sınırlar içerisinde o insanların kalması için çaba göstermiş, esasen yaptığı hiçbir yasa dışı bir eylemi olmayan bir büyüğümüzdü.”

Katılma talebini ileten Av. Kalın derneğin kendisine vermiş olduğu vekaletname ve dernek tüzüğünü mahkemeye sundu. Kalın’a teşekkür eden hakim, talepleri zapta geçirdi.

Sanık avukatı Celal Karaoğlu “Meslektaşlarımın kaygılarını ve katılma taleplerini
anlayışla karşıladıklarını”
ancak suçtan doğrudan zarar görmedikleri için aile dışında kalanların katılma taleplerinin reddini talep ettiklerini ifade etti. Görüşü sorulan savcı da suçtan doğrudan zarar gören sıfatları bulunmaması nedeniyle talebin reddine karar verilmesini istedi.

Katılma Talepleri Reddedildi
Hakim, 5271 Sayılı CMK’nın 237. maddesi ve “devamı maddeleri uyarınca ancak mağdur,
suçtan zarar gören ve malen sorumlunun davaya katılabileceği düzenlendiği
” gerekçesiyle tüm katılma taleplerini reddetti.

Saat 12.35 itibariyle duruşmaya 13.10’a kadar ara verildi. Duruşma 13.21’de yeniden başladı.

Tanıkların Beyanları
Tanık K.U.’nun Beyanları
İlk tanık K.U olayın meydana geldiği vakitlerde bölgede HES inşaatlarının yoğun olduğunu söyledi. Olay günü Hopa Dereleri Koruma Platformu’nun HES inşaatı yapılmaması, çevrenin ve doğanın korunması için bir basın açıklaması olduğunu, Derelerin Kardeşliği Platformu’nun da aynı yerde bir basın açıklaması çağrısı olduğunu belirten K.U. bu çağrıların sosyal medyada yer bulduğunu; basının ilgisinin yoğun olduğunu söyledi.

“Deresini, toprağını kaybeden insanlar sesini de duyuramıyor. O duyuramamak ve Başbakan’ın oraya geleceğinden kaynaklı, bütün basının geleceği bir
kent olacaktı o gün orası. Kendi taleplerini en azından birinci elden bir basın açıklaması ile Türkiye kamuoyuna anlatmak için Hopa Meydanı’nda toplanıldı.”

Hakimin tanığın olay günü orda olup olmadığını teyit eden sorusunun ardından tanık devam etti:

“Oradaydım evet. Çünkü aynı anda basın açıklamasının niteliği, çayda kotaya ve kontenjana gaye ve taleplerin iletilmesiydi. Ben ayın zamanda tarım çiftçisiyim, oradaydım. İşte insanlar yavaş yavaş gelmeye başladılar. Hopa biraz da şenlikli bir yerdir, tulumuyla, kemençesiyle insanlar gelmişlerdi. O arada işte köylerinde çaylarından çıkıp o basın açıklamasını yapacak alanlara gelenleri beklerken işte şeyi horon, tulumla horon oynanıyordu.”

Tanık hakime Hopa’yı eylem gününü, Lokumcu’nun bulunduğu yeri ve polislerin bulundukları yerleri ayrıntısıyla tarif etti. Hopa’da normalin çok üstünde polis mevcudiyeti olduğunu paylaştı, “Bütün komşu illerden; Kars’tan Giresun’a, hatta Ağrı’dan kolluk kuvvetleri o gün oraya geldi.”

 

“Tayyip Erdoğan’ın da mitinge yapacağı yer hemen sahil, bizim basın açıklaması yapacağımız yer ile sahil arasında da -Sarp Sınır Kapısı’na gidenler bilir- iki tane uluslararası yol, bir tane de çift şeritli şehir içinde gidiş gelişin olduğu yol var. Tam eylemciler horon oynarken birden o şehir içi yol tarafından eylemcilere su sıkılmaya başlandı. Hemen sağ taraftan da o caddelerin kapandığı bölgelerden de gaz sıkılmaya başlandı.”

 

Hakim, tanığa müdahale öncesinde herhangi uyarı yapılıp yapılmadığını sordu.

“Hayır, Herhangi bir uyarı yapılmadan doğrudan bir saldırıya geçildi. Saldırı ile doğal olarak insanlar kaçışmaya başladı. Hemen yine bizim o alanın arka tarafında kalan Dumlupınar Caddesi denilen caddeye doğru, daha çok esnafın olduğu bölgeye doğru can havli ile kaçtı insanlar.

Her basın açıklamasına katılanlar olur; bir de merakla kenardan izleyenler. O gün de yüzlerce Hopalı vardı. Alanda toplananlara gaz ve su sıkıldıktan sonra bu sefer de kenardan izleyenlere gaz ve su sıkılmaya başlandı. İnsanlar esnafın dükkanlarına sığınmaya çalıştı. Oradaki esnafın dükkanlarına sığınmaya çalışanlar ile kolluk kuvvetleri o esnafların içine de girdi. Öyle kapı açarak değil camları kırarak içeriye gaz bombaları atarak girdiler. Yine o cadde üzerinde o kadar yoğun bir gaz kullanıldı ki esnafın birinin çatısı yanmaya başladı. Orada yine Hopalılar çatıya çıkıp söndürdüler.”

Hakim, tanığa Bu olaylar esnasında müteveffa Metin Lokumcu’nun pozisyonu nasıldı? Pozisyondan kastım şu, sizin yanınızda mıydı, şahit olduğunuz bir eylem var mı, onlardan bahseder misiniz?” sorusunu yöneltti.

Tanık, olay günü Hopa’nın bahsi geçen iki caddesine arka caddelerine kadar “akıllarının almadığı kadar” kolluk kuvveti yığıldığını söyledi. Polis, jandarma, özel harekat mensupları da dahil olmak üzere bütün Hopa’nın bir gaz bulutu altında kaldığını söyledi. Hedef gözetilerek yapılan atışlarda ismini verdiği üç kişinin yaralandığını; bir kişinin kafasından yaralanarak hastaneye kaldırıldığını, iki kişinin de ayağından ve kolundan yaralandığını söyledi. Gaz sıkan, jop ve tazyikli su ile saldıranların başında bulunan kolluk kuvveti amirlerinin sürekli “Hopa’yı süpüreceğiz”, “Hopalıların haddini bildireceğiz”, “Şöyle sıkın’” dediğine şahit olduğunu belirten tanık devam etti:

“Gözümle şahidim, Sarp Sınır Kapısı’na giden yolun o bölgesindeki çevik kuvvetin o alana doğru gaz sıkmadığını gören başbakanlık korumasının gidip, ‘Siz bu işi bilmiyorsunuz. Gaz şöyle sıkılır!’ deyip hakaretler etti. Gözümün önünde yaşanan bir süreç. Onun elinden gazı alıp hedef gözeterek ‘İşte böyle sıkılır!’ deyip sonra gaz tüfeğini eline koyup ‘Haydi şimdi devam et, haydi şimdi sıkacaksın!’ dediğine de şahit oldum.

Metin Lokumcu’nun ölümünden Orta Hopa Caddesi’nden hastaneye Metin Hoca’nın durumunu öğrenmek için gitmeye çalıştığımda yine hemen sahilden özel harekat sürekli Hopa çarşısına doğru mermi boşalttı. Orta Hopa Caddesi’nden hastaneye gelen yolda (…) herhangi birinin Hopalı olup olmaması hiç önemli değil; sürekli gaz sıkılan, küfredilen ve coplayan bir süreç yaşandı.

Hastanenin oraya gittiğimizde de hastaneye hiçbir şekilde yaklaşılamadı, bütün kolluk kuvvetlerinin önünde başbakanlık korumaları vardı ve tamamen alan kapatıldı. Silah markalarını bilmiyorum ama muhtemelen MP-5’ti onlar. Onlarla hastanenin çatısına doğru sürekli şarjör boşalttıklarını gördüm. Sonrasında Metin Lokumcu zaten Trabzon’a otopsiye kaldırılmış.”

Tanık K.U olaylardan bir, iki gün sonra Kaymakam Abdullah Akdağ’ın, “Bu emri ben verdim, o kadar güzel gaz kullandık ki stoklarda gazımız kalmadı” demecinin o dönemin Cumhuriyet veya Milliyet gazetesinin manşetinden verildiğini hatırlattı, “Aslında o gün yaşanan bir basın açıklamasını ve protesto eylemini diskalifiye etmek, yaptırmamak değil. Topyekûn, ‘Hopa’ya geldik ve süpürüp gideceğiz’ anlayışıyla saldırılardır.”

Tanık, basın açıklaması için toplanıldığı sırada alçak uçuşlar yapıldığını, hiçbir hedef gözetmeksizin esnafların bulunduğu alana gaz bombalarıyla saldırıldığını söyledi. Hakim tanığa “Lokumcu’nun vefat etmeden önce yanında mıydınız, onun gaza maruz kaldığına dair olayları gördünüz mü, ne oldu, konuşma geçti mi aranızda?” sorusunu yöneltti, tanık yanıt verdi:

“Lokumcu’yu sabah gördüm, olaylardan hemen önce, o alanda İş Bankası’nın hemen önünde. Gaz ve su ile saldırı başladığı an Metin Hoca ve yaşıtı abilerimiz o saldırıları durdurmak için oradaydı ve son gördüğüm andı o. Biz kaçmak zorunda kaldık.”

Hakim tanığa “Ne demek saldırıyı durdurmak? Yani ne yapıyordu yani, ya da ne yapılıyordu da?” diye sordu. Tanık cevap verdi:

“İşte polis saldırıyor, biraz önce dediğim İnönü Caddesi üzerinden o Sarp karayolunda panzerlerle su sıkılıyor. İnönü Caddesi’nden gazlar sıkılıyor, yine Orta Hopa Caddesi üzerinden yani çembere alınmış durumda, oradan gazlar sıkılıyor, o dönemde işte o kolluk kuvvetlerinin önünde bulunan amirlere hani “durun ne yapıyorsunuz” üzerine bir engelleme durumları vardı. Sonrasında hiç görmedim. Yok o andan sonra görmedim.”

Tanığın beyanlarını tamamlamasının ardından söz alan Av. Meriç Eyüboğlu AKP mitinginin yapılacağı yer ile Lokumcu’nun içinde bulunduğu grubun basın açıklamasının yapılacağı yer arasında uluslararası bir yol bulunduğunu tanığa teyit ettirdi. Tanık iki alan arasında iki adet uluslararası yol olduğunu söyledi. Bunun üzerine Eyüboğlu tanığa şu soruyu yöneltti:

“İki uluslararası yol ve şehir içi gidiş geliş yolu olduğunu söylediniz. Peki sizin basın açıklaması yapacağınız alan ile miting alanı arasında bir temas, bir yakınlık var mıydı, birbirini görme, duyma?” Tanık “Yok” cevabını verdi. Eyüboğlu ve hakim tanıktan aradaki mesafeyi tarif etmesini istedi. Tanık uluslararası kara yollarının 12 m genişlikte olduğunu zannettiğini söyledi: “Alanlar arasında bir temas kurma şansı yok. Kaldı ki oraya çağrı yapan Derelerin Kardeşliği Platformu’nda zaten öyle bir niyet yok. Yani orada toplanalım, miting alanına gidelim… Sonuçta miting alanına dışarıdan çok fazla taşıma oldu ama yine Hopalıların da gittiği bir miting alanı. Hopa çok küçük bir yer, feodal bir yer. O anlamda hani kimsenin aklı almaz onu, yani bir başka partinin miting alanına gidelim, müdahale edelim algısı o anlamda yok zaten. Ben eminim ki o gün orada gaz ve su sıkılmasaydı orada bir basın açıklaması yapılacaktı, hazır bu kadar da basın varken taleplerini bütün Türkiye’ye duyuracaklardı ve orada hiçbir sorun olmadan dağılınacaktı."

Eyüboğlu tanığa Peki bu basın açıklaması için buluşulduğu saatte, arkasından da polis müdahalesi başlanılıyor, AKP mitingi başlamış mıydı, Başbakan gelmiş miydi? Saat olarak bize söyleyebilir misiniz?” sorusunu yöneltti. Tanık, saat 11.00 civarında bir müdahale olduğunu ancak basın açıklamasına çağrı yapılan saatin 12.30 olduğunu, Başbakan’ın saat 14.20’de Sarp Sınır Kapısı’ndan Hopa’ya giriş yaptığını, müdahale sırasında henüz gelmemiş olduğunu ve mitingin başlamamış olduğunu söyledi.

Tanık R. D.’nin Beyanları

Tanık R.D. sözlerine, Lokumcu’nun öldüğünü duyduğu zaman Hopa Devlet Hastanesi’nin önüne gittiğini, orada 25 civarında insanla karşılaştığını söyledi.

Hastane önüne gittikten sonra yoğun silah sesleri gelmeye başladı, silah seslerini duyduğum zaman devlet hastanesinin arkasında üç tane yol var. İkisi uluslararası karayolu, üçüncüsü şehir içi yol. Başbakanlığa ait otobüsün geçtiğini gördüm ters şeritten, en dip şeritten geçti ama iç yoldan panzerler, sürekli panzerlerden ve arkadan gelen sivil araçlardan havaya rastgele ateş açıldığını aynı zamanda gaz sıkılarak yani o gelen panzerlerin araçların arkası gözükmeyecek kadar sisle kaplıydı. Oradan bize şey sıkıldı, gaz sıkıldı su ile gaz sıkıldı. Ben orada bayılmışım, bayıldıktan sonra müşahede odasına alınmışım, orada kendime geldim. Kendime geldiğimde hastanenin ters tarafındaki bahçede siyah giyimli, arabadan ateş eden o siyah giyimli insanlar…”

Hakim tanığa Ateşten kastınız kurşun mu?” diye sordu. Tanık cevap verdi:

“Tabi tabi. Silahla rastgele ateş açılıyordu. Yoğun bir şekilde ateş açılıyordu, öyle bir tane, üç tane, beş tane değil yani yüzlerce ifade edilebilecek. Bu ateş açanların hepsi, gördüğümüz, arabaların kapılarından ve camlarından siyah giyimli, takım elbiseli insanlardı. Ben ayıldığımda şeyin önünde gürültü vardı, silah sesleri vardı, tekrar hastanenin bu sefer iç yol tarafında kalan, ters tarafta kalan tarafta halk ile bir kısım yine siyah giyimli insanların elinde sopalar vardı. Orada toplanan insanlara saldırıyorlardı. Ben dışarıya çıktım aralarına girdim, kendime geldikten sonra ‘Ne yapıyorsunuz, insanları öldürecek misiniz?’ diye sordum. Sürekli hakaret edip birbirlerini kışkırtıyorlardı. Bir kısmı havaya ateş ediyordu, bir elinde sopa bir elinde silahlar ile orada da ateş etmeye devam ediyorlardı. En son bir jandarma birimi araya girdi, orada jandarmanın müdahalesi ile bir katliam önlenmiş oldu.”

Av. Eyüboğlu tanığın önceki ifadesinde o gün atılan boş kovanları topladığını söylediği hatırlattı. Bu konu hakkında bildiklerini sordu. Tanık, hastanenin önünde ateş edilen yerde jandarma araya girdikten sonra, yerdeki kovanlardan yedi tanesini alarak savcılığa teslim ettiğini söyledi.

Avukat Sercan Aran tanığa önceki ifadesinde değindiği takım elbiseli kişileri sordu, Bu kişiler kimdi, yani onlar başka vatandaşlar mıydı, yoksa bunlar mesela miting ile alakalı kişiler miydi?” Tanık R. D. bu kişilerin hepsinin Başbakanlık koruması olduklarını düşündüğünü söyledi.

“Yani hepsi polisti çünkü orada başka polisler de vardı, o gelen panzerlerle, hepsi siyah renkli arabalardaydı yani bunların sivil vatandaş olma şansı yok, bu ateş edenler resmi kıyafetli ya da sivil kıyafetli, değişik renkte değil, hepsi siyah giyimli, takım elbiseli polisler ateş ediyordu, Başbakanlığın korumaları.”

Av. Aran, bahsi geçen kişiler ateş ederken etrafta başka resmi giyimli kolluk kuvveti olup olmadığını ve bu kişilere herhangi müdahalede bulunup bulunmadıklarını sordu. Tanık cevap verdi:

O konvoy esnasında sivil araçlar da vardı ama onlardan ateş açıldığını görmedim, tamamen siyah araçlardan ateş ediyorlardı, Mercedes olabilir araçları. O siyah renkli araçlardan, bu araçların bir kısmı Mercedes, bir kısmı panelvan tarzında araçlardı yani. Resmi giyimli polislerin ateş ettiğini görmedim.

Jandarma müdahale etti, araya girdi, hastanenin önünde en son, rütbe olan yani omzunda değildi, omzunda yan tarafta rütbesi olan bir yetkili orada müdahale ederek, “ne yapıyorsunuz, insanları öldürecek misiniz?” dedi. Çünkü sürekli hakaret ediyorlardı halka, küfrediyorlardı. Amaçları ‘bize saldırsınlar da öldürelim’, orada bir katliam ile karşı karşıya kalacaktık. Oradaki askeri birim araya girmemiş olsaydı orada da insanlar ölecekti. Sürekli bir kısmı, yani orada 30 kişi civarında insan vardı, yine havaya ateş açıyordu, olaylar yaşanırken.”

Tanık A. Ö.’nün Beyanları
Tanık, beyanlarına olay günü niçin orada olduğunu anlatarak başladı. Olayın seçim atmosferi içinde gerçekleştiğini hatırlatarak, miting alanının “sahilde dolgu alanın olduğu çok namüsait bir yerde” bulunduğunu, yaklaşık 10 günlük yoğun bir çalışma neticesinde alanın onarılmasının bitirildiğini ve mitinge hazır hale getirildiğini söyledi. Tanık A. Ö., Hopa’daki iki ana sorunlarının Hopa’nın içme suyunun geçtiği alanı tehdit eden HES projesi ve -tüm Doğu Karadeniz’i ilgilendirdiğini ifade ettiği- çay sorunu olduğunu söyledi:

“Çay konusu katmerlenerek giden bir sorun. Taban fiyatı dört lira olarak açıklanan yerde üreticinin eline geçen para şu anda bir buçuk lira. Bu Çaykur’un açılış ikinci günü kontenjan uygulamasından kaynaklanıyor, tüccarların şirketlerin eline zorunlu düşmesine sebep oluyor. Bu iki temel sorunu dile getirmek için, Başbakan’ın ilk muhatap olması nedeni ile açıklaması düşündük. Her gün, her saatte orası çok kalabalık olan bir alandır. Bir de atmosfer seçim atmosferi. Ses düzenleri, bağırma, çağırma yani bir şenlik havasının olduğu bir ortamda, insanlar orada horon oynarken bir anda, su, tazyikli su, gaz bombası atılması….”

Hakim tanığa “Atılmadan önce herhangi bir uyarı yapıldı mı?” sorusunu yöneltti. Tanığın olumsuz yanıt vermesinin ardından herhangi sesli anons yapılıp yapılmadığını sordu. Tanık bu soruya da olumsuz cevap verdi. Bunun üzerine hakim “Yapılsa duyar mıydınız?” diye sordu. Tanık “Şunu söyleyeyim ben kendi özelimle ilgili işitme engelliyim, yani çok fazla da duyamıyorum. Artı, duyulması da mümkün değil zaten bir curcuna var. Miting alanının o suyun atılış şeklinin neden olduğuna dair benim halen kafamda soru işaretleri var ki yani hiçbir neden yok, hiçbir nedensiz horon oynayan insanların üzerine su sıkılması, gaz atılmasının mantığını çözmüş değilim” dedi

Hakim tanığa o gün Lokumcu’yu görüp görmediğini, gördüğü anlarda baştan sona olup bitenleri sordu. Lokumcu’yu “zaman zaman” gördüğünü belirten A. Ö. o anları şöyle anlattı:

“Bir ara ben, Metin Lokumcu, Yalçın Hocamız vardı, aynı yaş grubundaki arkadaşlarımız bu arbedenin durdurulması için çok mücadele ettik, hatta özel giyimli şeyler var. Robokop polis mu deniyor, ne deniyor? Onlar bizim üzerimize gelmeye başladılar ve önlerinde sivil vatandaşın, muhtemelen emniyet yükümlü, ona rağmen bize saldırmaya… Hani biraz debelleşmemiz oldu. O arada yanımızda gaz bombaları patladı, dağıldık. Yani orada çok kişi de ölebilirdi, ben de ölebilirdim, işte Metin Hoca’nın yerinde her birimiz olabilirdik. Kargaşada Metin Hocayı da kaybettik, yani o karmaşada kaybolduk..[Hakimin sorusu üzerine] İster istemez (birbirimizden) ayrıldık çünkü gözgözü görmeyen bir alandı. Sonra işte Metin hocanın ölüm haberi geldi. Sonra hastaneye gittim, kalabalıktı, orada jandarma kolluklarının insanları sakin olmaya davet ettiğini gördüm. Zaman ilerledikçe kitle ile dağıldık ama Hopa’nın tüm caddeleri inanın nefes alacak durumda değildi. Biz bunu hak etmemiştik, durup dururken insanların üzerine gaz, fişek, darp, orantısız bir şekilde yani bu tarif edilecek bir şey değil, bunu yaşamak gerekiyor.”

Tanık C. A’nın Beyanları
Olay günü Hopa’da basın görevlisi olarak bulunduğunu ifade eden tanık C. A., o dönem bağımsız gazetecilik yapmakla birlikte o gün Show TV adına görüntü aldığını, bir yandan da yarı zamanlı olarak Rize’nin Nabız gazetesine muhabir olarak çalıştığını söyledi.

“[Erken saatlerde] Normal kalabalık vardı. Ekstradan da sonuçta Başbakan geleceği için alanda meraklı bir kitle vardı. Miting alanına epey uzak çünkü aradan uluslararası karayolu geçiyor. Ayrıca miting alanı daha sahilde kalıyor ama bu tarafta meraklı bir kitle vardı. Basın açıklaması için toplanan , yani epey bir zaman geçtiği için, en fazla 50-60 kişilik grup vardı.

Alana geldiğimde dikkatimi çeken, mahalleden şehir merkezine kadarki yoğun güvenlik önlemleriydi. Çok yoğun bir güvenlik önlemi vardı. Hatta çocukla geldiğim için de birçok insan uyardı yani çocukla gitme diye. Basın açıklaması için toplanan yere geldiğimde gözüme çarpan durum, polisin Başbakan’ın mitingine katılacak kitle ile basın açıklaması yapacak olan kitle arasında bir güvenlik önlemi almak yerine kitlenin arka tarafına, insanların normal dağılma alanlarına, ara sokaklara gitme gelme noktalarına güvenlik önlemi almasıydı.

Bu biraz ters bir durumdu, sonuçta eğer bir şey olacaksa iki grubun arasına alınır diye düşünüyorum. Bir küçük bir pankart vardı Hopa Dereleri Koruma Kurumu adınaydı yanlış hatırlamıyorsam. Toplandılar. Horon başladı, o ara ben çekim yaparken fark ettim horon uzun sürecek diye bir ara verdim. Baktım yanı başımızda emniyet müdür yardımcılarından birisi vardı, o da çocuklarla orada sohbet ediyordu, ona döndüğümü görünce o da yanıma gelmiş, ‘nasılsın merhaba’ gibi sohbet oldu ve ‘burası karışacak, sen bence buradan ayrıl’ gibi bir şey dedi, ben de ‘böyle bir hava yok niye öyle bir şey dedin’ dedim ama tam bu sohbet anında bir müdahale oldu. Hem binaların olduğu taraftan hem de meydan tarafına baktığımda üst geçidin olduğu yerden çok yoğun bir gazlı müdahale oldu.”

Hakim, tanığa müdahaleden önce bir uyarı veya anons yapılıp yapılmadığını sordu. Tanık, kendisi oradayken böyle bir şey olmadığını söyledi. Bunun üzerine hakim, uyarı yapılsa duyup duyamayacağını sordu. Tanık cevap verdi:

“Duyardım çünkü çok gürültülü bir durum yoktu en fazla küçük bir ses cihazından çıkan müzik sesi vardı. İnsanlar da horon tepiyordu, horon anında bir müdahale oldu. Sonrasında tabi bir curcuna, dağılma oldu ama insanlar ister istemez kaçıştılar yani arka sokaklara doğru kaçışmaya başladılar ama kaçışanın peşinden de polis bir takip ve gazlı müdahalelere devam etti. O meydanın çay ocaklarının, tekel bayilerinin olduğu bir yer. Otel girişi vesairenin olduğu bir yer, insanların bir kısmı kahvehanelere, çay ocaklarına girdi, meydanda İmran Otel var, oranın girişine müdahale oldu. Otelin içini, camları, giriş kapısının camları kırıldı. Otelin içine gaz bombası atıldı. Ara sokaklara gaz bombası atıldı. Biz de gazdan çok fazla etkilendik. O ara sonuçta meydanlarda yaşlı insanlar vardı, onlardan bir kısmı biraz fenalıkta geçirdi.”

Hakim tanığa Lokumcu’yu o gün görüp görmediğini ve gördüğü anları sordu.

“O gün ilk müdahale anında gördüm, gazlı müdahale anında gördüm. Sonrasında o gazlı müdahalenin ilk dağılımından sonra yine bir toparlanma oldu. O anda neredeyse iki üç kişinin bir araya geldiği her noktaya gazlı müdahale oluyordu. Kuşkusuz orada birçok insan da güvenlik görevlilerini durdurmak için girişimde bulundu. Metin Hoca’yı da birçok durumda gördüm. Metin Hoca ve başkalarını, orada görevli Hopalı emniyet görevlilerini olayın durdurulması, müdahalenin durdurulması, gazın durdurulması konusunda girişimlerde bulunurken çokça gördüm, çektim. Hatta sosyal medyada da basında da çokça paylaşılan o işte hani “alın beni de tutuklayın” gibi görüntüleri çekenlerden birisi de benim. Orada Artvin milletvekilliği yapmış Yüksel Çorbacıoğlu, muhtarlar, Hopa ve Artvin de ileri gelen bir çok insan hani emniyeti, oradaki müdahaleyi durdurmak, insanları teskin etmek için girişimler oldu ama bütün bu girişimlere rağmen gazla müdahale oldu. Yüksel Çorbacıoğlu ve emniyetten görevliler konuşurken de gazlı müdahale oldu. Bu yaklaşık 2-3 saat sürdü diye hatırlıyorum.”

Tanık, Lokumcu’nun hastaneye kaldırıldığını öğrendikten sonra olanları anlattı:

“Metin Hocanın durumunun ağır olduğunu öğrenince, duyan hastaneye doğru gitmeye başladı. Hastaneye giderken de gazlı müdahaleler devam ediyordu. Sahilden iç tarafa sürekli gaz atmalar yani o yol boyunca sürekli gaz atmalar, biz sonuçta arka sokaklardan, giderken Orta Hopa olarak adlandırdığımız ve Hüsnü Cinel İlköğretim Okulu’nun olduğu bir yer var, oradan geçerken çok yoğun bir silah sesi duyduk ve bu muhtemelen otomatik silah ile oldu. Biz insanların tarandığını düşündük ama hızlı bir şekilde yerlere yattık. Kaçtık oralardan ama sonra baktık -durumu da anlayamadık, sadece hastaneye gidiyor insanlar. Hastaneye vardığımızda da jandarma vardı ama yoğunlukla Başbakan’ın koruma polisleri vardı. Orada bir toplanma başladı. Orada da koruma polisleri bize silah doğrulttu. Küfür, hakaret ettiler. O arada jandarma araya girmek zorunda kaldı. Hastaneye vardıktan sonra bir koruma polisinin otobüsten düştüğünü, yaralandığını öğrendik. Jandarma araya girdikten sonra, o dönem seçim dönemiydi, milletvekili adayları vardı orada. Yüksel Çorbacıoğlu geldi, muhtarlar vesaire vardı. Onlar duruma dair bir açıklama yaptılar bekleyen kitleye. Sonra vefat haberini öğrendik, biraz bekleyip yavaş yavaş dağılmaya başladık.”

Hakimin avukatlara soruları olup olmadığını sorması üzerine sanık polislerin avukatı Celal Karaoğlu söz istedi. Tanığın “grubun içerisine emniyet müdür yardımcılarının birinin geldiğini” söylediğini belirten Karaoğlu “Bu kişi oradaki kalabalıkla ne konuşuyordu? Yanında başkaca polisler var mıydı? Yani tansiyon var mıydı o müdür yardımcısı ile kalabalıktaki insanlar arasında? Tek miydi, yanında başkaca polisler var mıydı?” dedi. Hakim de bahsi geçen emniyet müdür yardımcısının ismini sordu.

Tanık, tarif edebileceğini ancak ismini hatırlamadığını söyledi. Eliyle tarif ederek, konumu anlattı:

“Kitlenin içine girme anlamında değil, horon oynuyorsunuz, ben buradan [yakından] çekiyorum. Zaten etrafta da Hopa’dan görevli emniyetten insanlar var. Etrafta da daha kalabalık olarak dışarıdan getirilen çevik kuvvet vesaire var. Dolayısı ile orada horon oynuyorlar, biz buradayız, çekim yapıyoruz, çocuklar var. Gergin bir durum sezmedim o yüzden karışacak deyince de öyle bir durum yok, dedim kendisine ama o konuşma daha bitmeden müdahale oldu.”

Tanık Ş. Ç.’nin Beyanları

Tanık, sosyal medyadan haberdar olduğu basın açıklamasına katılmak için bir akşam önceden Lokumcu’yla haberleştiklerini ve sabah Hopa’ya gitmek üzere konuştuklarını söyledi.

“Ben muhtar olduğum için o dönemin Hopa Kaymakamı Abdullah Aktaş Hopa Muhtarlar Derneği Başkanı Murat Hoşçepe, benim ve Başova Köyü Muhtarı Ertan Yenigün ile meydanda olmamızı istedi. O alanda orayı kontrol edersiniz diye bize bir görev verilmişti. Sabah buluşacağım Metin Abimi aramadan sabahtan Hopa’ya gitmek zorunda kaldım. Gidip meydanda diğer arkadaşlar ile bir araya gelerek dolaşmaya başladık. Gittiğimde Hopa’da o dönemde Ezilenler Sosyalist Partisi’nin seçim aracı vardı. Orada 20-30 kişilik bir gurubun tulum çalarak eğlendiğini gördüm. Bize verilen görev ile tüm alanları dolaşmaya başladık.”

Hakim, tanığa “görev”den kastının ne olduğunu sordu. Tanık, kaymakamın kendilerine bir sorun yaşanmaması için meydanda bulunmaları talimatı verdiğini söyledi.

“Meydanın yan tarafında üç tane çay ocağı, bir tane restoran, bir tane berber ve bir tane otel var. Onların ön tarafında Hopa halkı çay içiyor, kimi kahvaltı yapıyor. Dışarıdan gelen çevik kuvvetler devamlı orada oturuyorlardı, oturacak yer bulamıyorduk. Bir köşede arkadaş ile oturduk, sohbet etmeye başladık. Çevik kuvvete telefon geldi orada, telefonu ben de duyuyorum. Karşı taraf ‘neler oluyor oralarda’ [diye sordu] ‘az sonra küçük Moskova’da neler olduğunu görürsünüz’ diye söyledi. Ben hemen kalkıp Hopa Emniyet Müdürlüğü’nün yanına gittim konumum gereği muhtar olduğum için. Emniyet Müdürlüğü’nden rica ettim. Dedim ‘Burada böyle bir şeyler söyleniyor, kontrol sizde midir, ne oluyor burada?’ Şenol Bey bizim hiçbir kontrolümüz yoktur, yetki bizden alınmıştır, yetki dışarıdan gelen amirlerde’ dedi. O konuda biraz tereddüt ettim: Acaba bir şey olur mu, çünkü orada gençlik var, kimseye bir şey olmasını istemeyiz.”

Hakim Bunu söyleyen ilçe emniyet müdürü mü?” diye sordu. Tanık, ilçe emniyet müdürüne gittiğini ancak ismini hatırlamadığını söyledi.

“Tanıyoruz, her zaman görüşüyoruz, çağırdılar. Oradaki kurumlar ile diyaloğum çok iyiydi. Onun dışında yine ara ara insanlar ile görüşmeye çalışıyoruz, ben gittiğim zaman yanımda iki muhtar, hatta o dönemin Artvin milletvekili Yüksel Çorbacıoğlu da vardı. Birlikte alanda alanı kontrol etmeye çalışıyoruz, bir şey olmasın diye. Onun dışında alanın yan tarafında mülkiyeti mühendisliğe ait altı katlı bir bina vardı. Onun üzerinde gençler iki tane pankart asmaya çalışıyorlardı. Kolluk kuvvetleri apar topar oradan yukarı koşmaya başladılar. Bir şey olmasın diye ben de onların arkasından devam ettim. Üst katta pankarta müdahale ediliyordu. İkna ederek hiç kimseye bir şey olmadan oradakilerin inmesini sağladık. İndikten sonra tekrar görevliler yan taraftaki arkadaşlarının yanına gitti. Orada bir fırça yediler ‘Niye indirmediniz’ diye, orada bir arbede oldu. Bir yarım saat içerisinde çevik kuvvetin oradaki bütün alanı sardığını gördüm. Yan tarafta üç tane çay ocağı, bir tane restoran, berber ve otel var. Ani bir şekilde panzerden su ve yoğun bir gazla boğuldu Hopa.”

Hakim tanığa müdahale öncesinde herhangi anons ya da uyarı yapılıp yapılmadığını sordu. Tanık, Hiçbir anons olmadı” cevabını verdi. Tanık, Hakimin “Olsaydı duyar mıydınız?” sorusuna da “Herhalde duyardık” cevabını verdi. Hakimin Herhangi bir müzik sesi vesaire bunu kıstırmış olabilir mi?” sorusuna tanık Zannetmiyorum, yok” cevabını verdi.

“Eylemcilerle hiçbir alakası olmayan üç tane çay ocağı, bir restoran, bir otel, bir berber ve burada insanlar oturuyor. Yani adam boğuluyor, oturduğu sandalyeyi atarak küfrediyor orada. Ben de yakındaki otele sığındım. Otelin camını kırarak otele de gaz attılar. Boğulma tehlikesi geçirdik, otelde bir tane yaşlı amcamız hastalandı. Onu arka kapıdan gönderdik. Sonra tekrar buluşmaya çalıştık arkadaşlarla. Yoğun gaz devam ediyor ara ara köşelerde. Ben o ara Metin abimi gözden geçirdim, rahatsızlığını bildiğim için. İş Bankası’nın köşesinde sıkıştırıldığını gördüm. Onun yanına doğru gittim.”

Hakim, tanığa “sıkıştırıldı” ifadesiyle neyi kastettiğini sordu. Tanık cevap verdi:

“Ara sokak bu, kalkanlarla şey yapılıyor, devamlı bağırıyor orada zaten yapmayın işte, ‘Gençler öldürülüyor ben nasıl susayım?’ diye. Hiç durmazdı zaten bu konularda. Yanına gidip onu aldım yani bir yere kadar götürdüm. ‘Yoğun gaz abi ne olur biraz kenara geç’ diye söyledim. Ama orası ana baba günü; gaz var, su var, her şey var. Biz oradan tekrar ayrıldık. Oradan sonra ne olduğunu bilmiyorum. Sonrasında rahatsızlandığını duydum, öldü haberi gelince hastaneye gittim.”

“Orayı biraz daha açalım” diyerek araya giren hakim “Şu sıkıştırılma dediğiniz alan var ya, o sıkıştırıldıdan kastınız fiziken bir müdahale mi, gaz müdahalesi mi, su müdahalesi
mi?”
diye sordu. Tanık, “Kalkanla müdahale, polisin elindeki kalkanda sıkıştırma var” dedi. “Gaz yemiş bir de sıkıştırınca… Yani rahatsız. Bundan etkilenebileceğini düşünüyorum.

"Hastanedeki olaylara vakıf değilim. Metin Lokumcu morgdaydı, oradan otopsiye götürüleceğini söyledikleri zaman ben de eve indim. Gece saat bir buçukta jandarmadan aranarak, jandarmaya gittim. Bana listede isimlerin olduğunu, bunları evden nasıl alacağımızı… genelde bunları muhtarı çağırıp evlere gidildiğini siz de biliyorsunuz."

‘Ee’ dedim ‘bu akşam hiç kimsenin evinden kimseyi alamazsınız, kimse evde olmaz zaten ya cenaze evinde olurlar, cenaze evine de herhalde almaya gitmezsiniz’ diye söyledim. Akabinde ‘Sen gözaltındasın’ dediler bana, dedim ‘Ben ayağımla geldim, siz getirmediniz beni, nasıl gözaltındayım?’. Hatta o zaman nezareti tarif etti, ‘beni indirebilirsiniz’ dedim, ayıptır işte muhtarsın… Listeden isimler saymaya başladılar bana ‘şunu alacağız, bunu alacağız’ diye.

Metin Lokumcu Hopa’da ölmüştü, zaten herkes biliyor. Metin Lokumcu’nun ismi arananlar listesinde var, liste avukatlarda mevcut. Bir gün öncesinden bu listelerin yapıldığı ortada. Hatta bu listede Ankara’da oturan arkadaşımızın ismi vardı, N*** A***, Ankara’da ikamet ediyor, Hopa’da arananlar listesinde ismi vardı. Hatta yurt dışında kalan bir arkadaşımızın ismi arananlar listesinde. Ben bu olayların önceden art niyetli planlandığını düşünüyorum. Arkadaşımın orada art niyetli kişiler tarafından katledildiğini düşünüyorum.”

Hakimin tanığa soru olup olmadığını sorması üzerine Av. Eyüboğlu söz aldı, gözaltı listesinde ismi bulunan kişilerden yurt dışında bulunan kişinin ismini sordu. Tanık, aradan geçen 10 yıl nedeniyle ismi hatırlamadığını söyledi.

Av. Aran, tanığın kaymakam tarafından çağırıldığını hatırlatarak; yapılacak basın açıklamasının engellenmesi yönünde bir irade olup olmadığını sordu. Tanık cevap verdi:

“Biz basın açıklamasına zaten katılacaktık. O günkü miting alanı zaten hiç aklımızda değildi. Biz üreticiyiz. Ben de çay üreticisiyim; aynı zamanda çevreciyim. Çevre örgütünde de görevliyim. O sabah biz miting alanına zaten gidecektik ama kaymakamın ricası ile Hopa Dernek Başkanı’nın söylediği zaman beni aradı. ‘Şenol biz üçümüz o alanda olacağız’…. Neden üçümüzü seçtiğini de ben halen bilmiyorum. O gün oraya gittim yani katkı sunmuş muyum bilemiyorum ama gözaltına alındığım zaman da dernek başkanı beni oraya çağırdığı için ‘git kaymakamı bul, bak ben gözaltındayım, arasın çıkartsın beni buradan’ diye söylediğim zaman ‘benim yetkim yok, Şenol zaten suçsuz, o zaten çıkar’… Ama ne kadar suçsuzdum altı gün nezarette yattım, Erzurum’dan geldim.”


Daha sonra söz alan, sanık avukatı Celal Karaoğlu, tanığın olaylar başladığında alanda olduğunu hatırlattıktan sonra, uzun sürdüğü söylenen polis müdahalesi sırasında bir mukavemet, bir direnç veya uzun sürmeye, gazın devam etmesi neticesine sebep olacak bir olaylar yaşanıyor muydu? Alanda halen insanlar var mıydı gazlardan sonra?” diye sordu. Tanık, “Ara ara dönemlerde insanlar tekrar alana geliyordu. Zaten Lokumcu öldükten sonra onu durdurma şansımız yoktu” cevabını verdi.

Tanık M. Ö.’nün Beyanları
Tanık M. Ö. olay günü Olcay İş Hanı’nın önünde bir grup olduğunu, grubun yanında daha önceden tanıdığını ifade ettiği Lokumcu’yu görünce onun yanına gittiğini söyledi.

“Polislerin hepsi maskeli, yani bir hazırlık yapmışlardı, bir hareket halindeydiler. O biraz dikkatimi çekti.”

Tanık müdahale öncesinde anons ya da uyarı yapılıp yapılmadığı sorusu üzerine, “Hayır, herhangi bir anons duymadım” dedi

“Benim durduğum yerin sağında sivil bir otobüs duruyordu. Otobüsün şoför mahallinin hemen yanındaydım, Metin Lokumcu otobüsün önündeydi. Polisler tazyikli su sıkınca öncelikle Metin Lokumcu hocamıza denk geldi, ben kaçtım biraz geriye. Onun üzerine Metin hocam kızdı. Polise doğru yürüyerek dedi ki, ‘Ya bu insanlar halay çekiyor siz niye su sıkıyorsunuz?’ Ben de gittim yanlarına, engellemeye çalıştık polisi. Göstericilerin üzerine yürümek istiyorlardı. Tabi engelleyemedik, polisler tekrar tazyikli su sıkarak devam ettiler göstericilerin üzerine yürümeye. Göstericiler de ellerindeki pet şişeleri fırlatıyorlardı polislere. Hopa’nın değişik yerlerinde, sokaklarda, orada polis müdahalelerde bulundu. Orada gaz bombası dediğimiz bomba yanımıza düştü, Metin Lokumcu ile beraberim orada resimlerimiz var. O dumanı ben ciğerime çektiğim andan itibaren bir nevi kendimden geçtim. Bir dakika hiç nefes alamadım.

Oraya gittim, masanın üzerindeki suyu masadaki limonu falan içerek, gözlerime sürerek ancak nefes alabildim. Bir müddet dinlendikten sonra tekrar olay yerine doğru yürümeye başladım, tabi çok kötü karışmış olaylar, gürültü var, dumanlar var.  Metin Hoca’nın hastaneye kaldırıldığını duydum, sonra da hastanede Metin Hoca vefat etti.

[Hakimin sorusu üzerine] Tam ayağımıza düştü [gaz kapsülü] Metin Hoca ile bizim.”

Hakim, tanığaMetin Lokumcu’nun etkilendiğini, herhangi bir vücut hareketinden öğrendiniz mi yoksa siz kendi derdinize mi düştünüz?” sorusunu sorunca tanık O anda ben bir tarafa bakacak bir durumum yoktu?” cevabını verdi. Tanık, müdahale anlarını şöyle anlattı:

“Yani benim ona uzaklaşmamın altında gidecek yönü tespit edebilmem…hemen arka tarafımda yirmi metre ileride bir (anlaşılmadı) odasının olması, orada kendim sisle altında gidercesine gittim. Göz dengemi de bozdu yani, gözlerim de göremez oldu.”

Tanık Ş. K.’nin Beyanları
Ş. K., Hopa’da pek çok tanıklığı olduğunu; Hopa’nın şoförler cemiyetinden kooperatiflerine kadar, kentin ortak sorunları konusunda birçok kasabaya göre toplumsal duyarlılığı yüksek, kendi sorunlarına duyarlılıkla sahip çıkan bir kasaba olduğunu belirtti:

“O gün, o kentin rutinidir. Bir şeye itiraz ediyorlarsa kurumlar gelirler; basın açıklaması yaparlar. Yine geldim meydanda bir şey var. Bir minibüs, minibüste türküler çalınıyor, gençler halay çekiyorlar. Aradan 5-10 dakika geçti geçmedi bir bağırma, bir kıyamet, bir patlama sesleri falan… Olay yerine dönerken o koridorda, İş Bankası ile o bina arasına koridorvâri bir yer var, oraya doğru geldim. O arada bir tane 10-12 yaşlarında bir çocuk kusuyordu. Diz üstü düşmüş. Oraya geldiğimde ben de gazdan etkilendim. O çocuğu oradan kaldırdım çünkü ben de çok etkilendim, bir süre ben de kendimi korumak zorunda kaldım. Çocuğu o koridor dışına çıkarttım alana döndüm. Alana döndüğümde ortalık savaş alanı. Yoğun bir gaz. TOMA’lardan su sıkılması ile…

Yerde kıvranan, çare arayan, çıkış arayan insanlara yardım etmeye çalıştım. Bir polis şefinin, ki o sivildi, işte gaz tüfekleri ellerinde olan, çok somut bir, ilk gördüğüm şey oydu yani hafızamda yer eden şey. Polisler gaz fişeği atıyor. Polis şefi hiddetle polisin elinden o tüfeği alarak “öyle değil böyle” diye hedef gözeterek yani insan vücudu, bütünlüğünü hedef alıyor. Beslen Lokantası denilen oradan sağa bakıyorum, sola bakıyorum. Metin Hoca’nın hastaneye kaldırıldığı haberi geldi. Oraya doğru bir başıma yürürken hastane ile o meydan arasında sanırım iki kilometreye yakın bir mesafe var. Sokaklar komple gaz kaplı. Nereye girseniz, hangi sokağa girseniz, hiçbir yerde nefes alamıyorsunuz, hastanenin önüne geldiğimde bir çember var, yani Metin Hoca canımız, ciğerimiz, dostumuz, arkadaşımız oraya gittim. Bir polis çemberinde saldırıya uğradım. Yani “defol git buradan” diye kolumdan çekip gözaltına almaya şey yaptılar. Neyse onlardan kurtuldum. Hastanenin önüne geldik. İnsanlar üzgün, insanlar gergin, o ara sanırım koruma dedikleri işte siyah bir ciple birileri geldi hastanenin önüne. Gerginlik var, insanlarda öfke var ve öyle adeta film setinde film çeker gibi yatay şekilde insanlar kafasının üstünden kurşun yağdırmalar… Neyse ölüm… Hocamızın şeyi netleşti. İnsanlar, herkes çekilmeye başladı.”

Hakim tanığa o gün Metin Lokumcu’yu görüp görmediğini sordu. Tanık, olaylar öncesinde gördüğünü söyledi. Metin Lokumcu’nun oğlu Ulaş Lokumcu söz istedi. Lokumcu kısa beyanında, tanık beyanlarında sıklıkla “duman” ifadesinin kullanıldığını, bu kelimeyle kastedilenin egzoz dumanı değil biber gazı olduğunu vurguladı.

Tanık beyanlarının tamamlanmasının ardından duruşmaya 14.37’de ara verildi. Duruşma 15.15’te yeniden başladı.

Avukatların Beyanları

Av. Mert Ekinci’nin Beyanları

Tanık beyanlarını özetleyen Av. Ekinci,31 Mayıs 2011’de Hopa Meydanı’nda bulunan göstericilerin bulunma maksadının”, “çevre hakkı mücadelesi” olduğunu söyledi.

Av. Ekinci “polis tarafından göstericilere karşı gerçekleştirilen örgütlü eylemin” Hopa dışındaki sonuçlarının değerlendirilmesi gerektiğini belirtti. Hopa’daki polis müdahalesinin yarattığı atmosferin Türkiye’de “muhalif olan”, ”ranta karşı duran”, “tarımsal anlamda çalışıp da hakkını isteyen” insanların sokağa çıkmasını aktif bir şekilde engelleme politikasının bir ürünü olduğunu,  polis şiddeti karşısında bir ceza uygulanmazsa bu şiddetin devam edeceğini söyledi.

“Kendisini ifade etmek için sokaklara çıkacak her muhalife karşı gerçekleştirilmiş olan bir gözdağının ürünüdür bu. Bunun yansımaları sadece Hopa’da olmadı. 2011 31 Mayıs’ında Ankara’da oldu. Birçok üniversite öğrencisi tutuklandı. Bu ölüme karşı çıktığı ve sokaklara bunun için protesto amacı ile çıktığı için. Birçok insan tutuklandı, Hatay’a kadar sirayet eden bir olaylar silsilesi yaşandı bu ülkede ve çok öğrenci tutuklandı, yine gazdan etkilendi. Yaralandı. Polis şiddetine maruz kaldı… bir çok toplumsal sonuçlar ortaya çıktı.”

Av. Ekinci, “tanık beyanları da bu kapsamın içine alındığında polisin gaz kullanımının “ne kadar keyfi, aynı zamanda da usulsüz olduğunun” yeterli bir şekilde tecrübe edilmiş olduğunu” söyledi. Gaz kullanımının aşırılığını vurguladı.

“Bir koruma müdürünün ‘gaz öyle atılmaz, böyle atılmaz deyip’ tüfeği alıp eylemcilere gaz sıkma anı var. Copla dövme anı var. Bunları kamera görüntülerinde de tespit edeceğiz. Bu atmosfer içerisinde kesinlikle ve kesinlikle bu olayın suç tipinin taksirle öldürmeden çıkıp olası kastla öldürmeye girmesidir. Bir görevsizlik kararı verilip dosyanın Ağır Ceza Mahkemesi’ne intikal ettirilmesi gerekir.”

Metin Lokumcu’nun ölümünün toplumsal yansımaları da olduğuna dikkat çeken Av. Ekinci, “Aslında tüm Türkiye’nin kendisini ifade etme biçimine, barışçıl şekilde ifade etme biçimine gerçekleştirilmiş bir saldırı mahiyetini almıştır ve bu tür yargılamalar uzaktan sanık dinlemelerle gerçekleştirilebilecek yargılamalar değildir” dedi. Av. Ekinci, sanık polislerin duruşmalara gelerek ifade vermemesinin yüz yüzelik ilkesine aykırı olduğunu, gerek hakimin gerekse müşteki avukatlarının sanıkla göz teması kurmasının engellendiğini, Türkiye’deki ceza hukukunda sanığın hakim karşısına çıkması ve sorularla muhatap olmasının gerekliliğini ifade etti:

“Sanıkların buraya getirilmesi yönünde bir engel kesinlikle bulunmamaktadır. Bir güvenlik problemi kesinlikle yok. Görev gerekçesi bunun kesin bir gerekçesi olamaz. Elbette ki bunlar polis. O zaman her devlet memuru yargılamasında ‘biz istinabe yolu ile dinleyelim, onların görev yerleri farklı’ deyip her yere yazı yazalım, hiçbir şekilde sanığı esas duruşma salonu önüne getirmeyelim. Böyle bir anlayışın hukuk sistemimizle kesinlikle bağdaşmadığı kanaatindeyim. Görev yerlerinin farklı olması ve farklı illerde çalışmaları bunun istisnabe uygulanması için bir gerekçe olamayacağını düşünüyoruz.

Covid de bunun bir gerekçesi değil. Yani Covidden korunmanın sağladığı menfaat ile bu kadar ciddi Anayasa’daki hak ihlalleri yaratan olaya müdahale tarzının yargılamasına ket vurulması yine hukuken kabul edilebilir değil. Dolayısı ile sanıkların en kısa zamanda bu duruşma salonuna getirilmesi gerekir.”

Ekinci, duruşmada detaylı beyanlarda bulunan tanıkların Hopa’yı bilen, Hopa’daki olayın nasıl gerçekleştiğini ifade eden kişiler olduğunu, gazın nereden atıldığını, polisin nereden geldiğini, eylemcilerin nerede durduğunu, olayın krokisini çok iyi bilen tanık beyanları ışığında mahkemenin olay yerinde keşif yapması gerektiğini söyledi.

Keşfin istinabe yoluyla yapılmasına karşı olduklarına ifade eden Av. Ekinci, bu işlemin yetkili mahkeme tarafından gerçekleştirilmesi gerektiğini söyleyerek keşif taleplerini yineledi.

Av. Fatma Girgin’in Beyanları

Av. Girgin, sanıkların kamu görevlisi olmaları sebebiyle önemli bir dava olduğunu düşündüğü Metin Lokumcu Davası’nda verilecek kararın da önemli olduğunu, Türkiye’de vatandaşlarla kamu görevlileri arasında bir eşitsizlik görüldüğünü ileri belirtti:

“Ne yazık ki eğer kamu görevlisine karşı bir sanık suç işlemiş ise adalet çok hızlı tecelli ediyor, sabaha karşı evleri basılıp gözaltı işlemi yapılıp delil toplanıyor ve tutuklama talebi ile mahkemeye sevklerle karşılaşıyoruz ancak kamu görevlilerinin yargı aldığı hiçbir davada bu süreç işletilmiyor. Bu dosya da bunun en somut örneklerinden birisidir.

Hukuksal adaletin sağlanması bakımından, toplumsal vicdani kanaatin rahatlatılması bakımından bir yargılamadan söz edeceksek burada tarafların kendisinin yargı hususunda, yargıya erişim noktasında öncelikle eşit hissetmelerini sağlamak gerekmektedir. Nasıl ki siz burada geçen celse mağdurları, müvekkillerimizi dinleyip onlara olay ile ilgili gerekli bulduğunuz hususları sorduysanız; tanıkları dinleyip sizler ve sanık müdafi meslektaşımız ihtiyaç duydukları hususları sorduysa, biz de sanıklarla temas etmek, olayın maddi gerçekliliğinin ortaya çıkarılması bakımından bu hakkımızı kullanmak durumundayız.”
 

Av. Girgin, dosyanın cezasızlığa götürülmesini istemediklerini; bu nedenle delillerin -görevsizlik kararı verilmediği taktirde- bizzat yargılamayı yapan mahkeme tarafından tartışılıp değerlendirilmesini talep etti:

Hiçbir taşkınlık olmamış bekleyen bir kalabalığa polis müdahale ederken de orantılı bir güç kullanmak zorundadır. Önce bir taraftan gaz, bir taraftan su ile yapılan bir müdahalenin arasında bırakılmış kitle. Tanıklarımız bahsetti, bir güvenlik tedbiri alınacak ise miting noktasındaki kitle ile basın açıklaması yapan kitlenin arasında alınması gerekliydi. Ancak eğer keşif talebimizi kabul edip bizzat yapmayı uygun görürseniz dosyada Metin Lokumcu’nun da içinde bulunduğu gurubun dağıtılmasını, dağılacak herhangi bir alan bırakılmadığını da göreceksiniz. Bu husus bakımından da keşfin sizin tarafınızdan yapılması önemli. “

Av. Sercan Aran’ın Beyanları
Av. Aran mevzuatta ortalama bir silahlı gösteride, kolluk güçlerinin müdahalesi nasıl olur belirtmesi gerektiğini söyledi:

“Ancak burada baktığımızda kitle zaten bir alanda kümelenmiş ve horon tepiyor. Bir anda her iki cepheden birden aslında kitlenin üzerine bir saldırıda bulunuluyor. Bunun zaten barışçıl olmayan bir yöntemle, bir gösteriyi dağıtma amacı taşıdığından bahsedemeyiz. En baştan beri şunu söylüyorduk, olağan üstü hal ilan edilmişti ve bu olağan üstü halin sonucu olarak orada muhaliflerin sesini kesme niyeti vardı ancak sesini kesmekten de öte orada insanlar öldürüldü. Metin Lokumcu öldürüldü.”

Av. Aran o günkü atmosferi gösteren 40 saniyelik bir video göstereceğini söyledi. Aran’ın katipten talebi üzerine, polis kamerasından olduğunu ifade ettiği video, duruşma salonunda oynatıldı.

“Olayın olduğu yerde bir üst geçit var, üst geçitten polis bir görüntü çekiyor, şimdi onu izleteceğim. Ne oluyor bu görüntülerde, nasıl başlıyor? Şimdi ilk başta PTT olarak bilinen Hopa’da PTT’nin olduğu yerde 3-4 kişilik yaklaşık 40-50 yaşlarında insanlar böyle hiçbir şey yapmıyor, duruyorlar. Bir anda çevik kuvvet polisi saldırıyor ve bu saldırıyı çeken diğer kolluk birimleri de şunu diyor, “Gebert lan gebert, vur şuna adam gibi”, “Gebert lan gebert, vur şuna adam gibi”. Bu ifadelerin kullanıldığı bir yerde biz burada kolluğun taksirle hareket ettiğinden, aslında basit bir ihmalinin olduğundan bahsedemeyiz ya da uyarı yapmadığını bile tartışamayız. Oradaki insanlar Recep Tayyip Erdoğan’ın geldiğini duyup ona karşı, düşündüklerini söylemek isteyen yurttaşlara bir polis, “Gebert lan gebert, vur şuna adam gibi” diyorsa… çeviklere, adam gibi vurmasını, onları öldürmesini söylüyorsa, biz burada artık taksiri tartışamayız, bizim burada tartışacağımız tek şey olası kasttır.”

Aran, olası kasıttan yargılamanın mevcut yargılamanın yapıldığı Sulh Ceza Mahkemesi’nde yapılamayacağını hatırlattı. Videonun devamında çevik kuvvet güçlerinin, sadece dışarıda bekleyen, hiçbir fiilleri olmayan vatandaşlara tekme ile copla saldırdıklarını ve dava dosyası içerisinde bu tür onlarca görüntü olduğunu söyledi.

“Ben sadece dikkatinizi çekmek adına bir tanesini göstermek istedim ve bu mevcut durum itibari ile aslında görevsizlik kararı verilmesi, usul ekonomisinin de bir gereğidir. Çünkü biz şu anda bir örnek gösterdik, yedi tane tanık dinledik, dosyada sanık beyanları var, dosyada raporlar var, geldiği safahat var, 10 yıl sonra açılmış bir davadan bahsediyoruz, dinleyeceğimiz daha tanıklar var, başkaca taleplerimiz var. Şimdi biz yargılamayı belli bir yere ilettikten ve bu tartışmayı bundan 1-2 sene sonra yaptığımız durumda artık tekrar bir anlamı kalmayacak. Bu sefer tekrar her şey sil baştan başlamış olacak bir ağır cezaya dosya gittiğinde. O yüzden biz bu tartışmayı yapıyoruz şu anda ama yaptığımız durumda da mahkemenizin yargılama yetkisi itibari ile görev ve yetki alanı itibari ile olası kast tartışması ile alakalı verebileceği tek hukuki sonuç görevsizlik kararıdır.

Biz bu çerçeveyi tartışmak istiyoruz, şayet bu çerçeveyi tartışamadığımız bir durumda yargılama bittiğinde sonrasında istinafı, temyizi, vesairesi, ya da AYM’si, AHİM’i dediğimizde, az önce baro başkanlarımız da ifade etmişti, yani 10 yıl sonra bir ihlal kararı geldiğinde artık her şey için çok geç olmuş olacak suçun vasıf, mahiyeti ve zaman aşımı süreleri
itibari ile. Bu yönü ile tüm bu hususları göz önünde bulundurarak bir karar vermenizi istiyoruz ve öncelikli olarak görevsizlik talebimizi tekrar ediyoruz.”

Israrlı taleplerine rağmen sanıkları duruşmaya getirtemediklerini belirten Av. Aran, beyanlarında çelişkiler bulunan sanıklara soru sormak istediklerini söyledi. Soruşturmanın özü itibariyle sadece “Gaz kullanma belgesi olup olay esnasında gaz kullanmış polislerden doğru” ilerlediğini ifade eden Av. Aran, iddianamenin sınırlı olduğunu vurguladı. Sorumluluğun yalnızca gaz kullanan kolluk personeline değil; üst düzey amirlere de ait olduğunu söyledi.

Kendilerine soruları yalnızca yazılı olarak sorma imkanı verildiği takdirde sanıkların sorular üzerine düşünme, çalışma, hazırlık yapma imkanlarına sahip olduğunu belirten Aran, duruşmaya getirilmeyen sanıkların bir soruya zaten cevap vermemesi halinde bulun tespitinin mümkün olmadığını söyledi.

“Örneğin bir soru soruldu, işte olay yerinde x yerinde miydin, hayır dedi ama biz dosyadaki görüntülere bakıyoruz x yerinde o an, bunu talimat mahkemesi tespit edemeyecek. Biz aslında belki orada bambaşka bir hususu ortaya çıkartmak istiyoruz. Sanığın mevcut durumu, pozisyonu, konumu itibari ile. Hali ile de bu bizim doğrudan zaten etkili soruşturma hakkımızın kısıtlanması anlamına gelmektedir ve biz hiç görmediğimiz, sadece isimlerini iddianameden bildiğimiz sanıklar ile duruyoruz.

Az önce tanıklardan birisi dinlenirken sanık müdafi meslektaşım kendi müvekkili ile alakalı bir soru sordu “emniyet müdürünü tanır mısınız?” diye, aslında burada gerçekten bir yargılama yapsaydık şu an meslektaşlarımın oturduğu yerde sanıklar oturuyor olacaktı ve siz diyecektiniz ki ‘dön bak bakayım arkana onlardan birisi miydi?’ Doğrudan tespit edebilecekti. Bu hem usul ekonomisinin gereğidir hem adil ve hakkaniyetli bir yargılama yapılmasının gereğidir. Ama şu an baktığımız durumda duruşmada hiçbir sanık yok ve meslektaşım şunu talep ediyor, müvekkillerinin vareste tutulmasını talep ediyor. Bu meslektaşımın şahsından azade olarak bir eleştiri anlamında söylüyorum:

Niye ya vareste talep ediliyor? Zaten vareste olduklarına dair bir karar yok ve hiçbiri gelmiyor. İlk duruşmaya da gelmediler, şimdi de gelmediler. Niye gelmediler bilmiyoruz yani
burada şayet Türkiye, Türk milleti adına yani Türkiye’de yaşayan yurttaşlar adına bir yargılama yapılıyorsa ve bu insanlar adına bir karar verilecekse aslında toplumsal adalete dair bir tartışma yürütüyorsak biz burada bir yargılama otoritesinin varlığını tartışacaksak sanıkların burada olması gerekirdi. Demek ki buradaki otoriteyi de takmıyorlar, ciddiye de almıyorlar. Niye ciddiye almıyorlar? Çünkü biz onları buraya getirtemiyoruz, siz onları buraya getirtilmesini sağlayamıyorsunuz. Biz geliyoruz, biz gidiyoruz, tekrar biz geliyoruz, tekrar biz geliyoruz. Ve adeta dalga geçilir gibi bir de vareste tutulmalarını talep ediyor sanıklar, zaten gelmiyorlar ki, gelmedikleri duruşmaların vareste tutulmalarının bir mantığı yok ve vareste tutulmamalarına rağmen mahkemenizce bu durunda tesis edilmiş herhangi bir karar da yok.

Yani gelmediklerinin nedeni de sorgulanmıyor, yine şayet sanıklar duruşmaya getirilirse biz onları görebilsek, görüntülerden kimin nerede olduğu, ne yaptığına dair bizde ayrıntılı bir çalışma yapabiliriz, mahkemeye beyanlarımızı sunabiliriz, iddia makamına sunabiliriz, gerek soruşturmanın genişletilmesine dair tevzi tahkikat taleplerimizi sunabileceğiz ama bunları bilmiyoruz yani olayda görüntüler var, polisler geliyor, gidiyor, müdahaleler ediyor ama biz sadece sanıkların isimlerini biliyoruz, başka hiçbir şey bilmiyoruz.”

Avukat Aran katibin bir başka videoyu daha oynatmasını mahkemeden talep etti. Bir de fotoğraf göstermek istediklerini söyledi:

“Mesela şöyle bir şahıs var, takım elbiseli, elinde gaz tüfeği var bu şahsın. Bu gaz tüfeğini atıyor, sonrasında da bunu çevik kuvvet polisine veriyor. Mesela bu şahıs kimdir ben bilmiyorum, muhtemelen bu duruşmadaki diğer meslektaşlarım da, siz de bilmiyorsunuz. Çünkü bu şahıs mesela şu an yargılanan sanıklardan biri mi, yada sanıklar bu kişiyi tanıyor mu sanık değil ise, bu kişi kimdir, gaz kullanmaya dair mesela sertifikası, belgesi var mıdır, var olup da mı kullanmıştır, mesela bu şahsın durduğu yer neresidir, durduğu yer itibari ile bu şahıs kimden emir almıştır yada bu fişeği kullanmıştır yada bu fişeği veren çevik kuvvet polisi kimdir, niye vermiştir kendisine zimmetlenen malı niye vermiştir, bu şahsın görev alanı mıdır mesela, mantık itibari ile değildir çünkü bu yetki çevik kuvvet polisindedir.

Çevik kuvvet polisi de üniformalıdır. Bizim gördüğümüz bildiğimiz şey budur, muhtemelen bu şahıs, tahminde, bir var sayımda bulunuyoruz çünkü bunu sanıklara soramadığımız için bir
varsayımda bulunuyoruz. Tanıkların bahsettiği bir koruma memurunun gelip, koruma memuru alıp orada bekleyen yurttaşları hedef alarak gaz fişeği sıktığı kişi olabilir ama belki bir sanık ben bilmiyorum belki yanlış söylüyorum yani varsayımım tamamen yanlış belki sanıklardan biri veya diyecek ki ben o gün takım elbise giymiştim, bilmiyoruz bunu. Bunu bilebilmemizin tek yegane nedeni, durumu sanıkların buraya getirtilmesi ve bizim onlara gerek dosyadaki videoları gösterebilmemiz. Gerek ifadeleri arasındaki çelişkileri gidermek adına onlara soru sorabilmemiz, gerek görüntüleri gösterip dosyada soruşturmanın genişletilmesine dair beyanlarda bulunabilmemiz itibari ile ortaya çıkacak bir durumdan bahsedebiliriz.”  

Üç Sanık Polisin Avukatı Celal Karaoğlu’nun Beyanları
Olayın faillerinin bulunmasının gerektiğini, ortada bir cinayet varsa buna sebep olan birinin bulunması gerektiğini söyleyen Karaoğlu “kronolojik olarak yaşanan olayların hangi saatte, hangi grup, nerede bulunduğu, (…) ölüm gazdan dolayı mı yaşandı?” sorularının cevabının belirlenmesi gerektiğini söyledi. Karaoğlu, sanıklar için “en kötü senaryo” değerlendirdiğinde, ölümün polis memurlarının kullandığı gazdan kaynaklandığı sabit olsa bile “bunu kimin yaptığı ile ilgili, orada bulunan polislerin hangi yere müdahale ettiklerini” tespit ederken görüntülerden tespitle yola çıkılması gerektiğini söyledi.

“Çünkü olay tutanağı incelendiğinde saat 10.30 civarında asılan bir pankart var ve bu pankarttan dolayı polis memurları bunun izinsiz olduğu saiki ile gidip onu indirmeye
çalışıyor, olay tutanağında burada bir asıl şeylerin orada başladığı söyleniyor. Hatta B*** Ç*** isimli bir polis memurunun yaralandığını, çünkü karşıda mukavemetin
olduğunu ve sonrasında olayların büyüdüğünü, bir yerden sonra kontrolden çıktığını, meslektaşımın gösterdiği videodaki gibi gazı uygun şartlarda kullanmayan polislerin
olduğu görüntüde söylenebilir; bunu inkar edemem belki ama orada bulunan polislerin, orada bulunan bütün kamu görevlisinin hepsinin bu saik ile hareket ettiği ve bu ölüme hep beraber sebep olduklarını söylemek… Bunlar boşlukların doldurulması gereken noktalardır.

“Hepsi aynı anda yaptı” diyebiliriz ama bunu ispatlamamız gerekir. Çünkü burada gaz kullanmaya yetkili 13 polis memuru olduğunu söylüyoruz, dosyada çünkü bunlar sanık durumunda. Bir tane emniyet amiri var yanılmıyorsam. Müvekkil olduğum üç polis memuru da kendilerinin uygun olarak kullandığını, yanlış bir şey yapmadıklarını beyan ediyorlar. Şimdi böyle olduğu zaman yargılama başka bir noktaya gidiyor. Gazın kullanılması yanlıştır diyebilirsiniz. ‘Gaz ölümcüldür, bu olayda ölüm niyeti vardı…’ illiyet bağı bizce yok ama ispatlayabilirsiniz ama neticede bu polislerin hepsinin insan öldürme kastı ile olası kastla hareket ettiği ve illaki birinin öleceğini düşünebildikleri ihtimali…

Bu polis memurları bu gazların eğitimlerini almışlar, açı ile atacaklarını biliyorlar, hatta polis okullarında gazları bunları üzerlerine, yarıları eylemci oluyor, yarısı polis oluyor ve bu gazları kendileri de soluyorlar eylemlerde. Bu noktada bu eğer gerçekten çok fazla öldürücü olduğu düşünülüyorsa Türkiye’de her gün toplumsal yaşanıyor ve biz her olaydan sonra bir
çok kişinin vefat ettiğini görmemiz gerekiyor.

Bizce bu kadar yüksek istatistik yok ve bu ölümün, asla yanlış anlaşılmasın her hayat kıymetlidir tabi ki, ama ölümün gerçekten bundan kaynaklandığına dair illiyet bağının kurulması gerekir. Bu kurulduktan sonra tekrar polis memurlarının davranışlarına döneceğiz ve o noktada hangi polis memurunun, hangilerinin ya da ikisi-üçü-beşi… 13 kişiye kadar varabiliyor. Gerçekten bu saik ile hareket edip silahı düzgün kullanmadığı, talimatlara aykırı kullandığı ve birinin ölümüne neden olabileceğini tahmin ederek bu hareketi yaptığını ispatlamamız gerekiyor. Şimdi hal böyle iken ortada o pankartın indirilmesinden sonra gerilen bir durum oluşuyor, bir mukavemet oluşuyor ve sonrasında gergin bir ortamda polis gazı
kullanıyor. Karşı taraftakiler direnç gösterdiğine yönelik beyanlar var, olay tutanaklarında var, müvekkillerim keza aynı fikirdeler vesaire ama neticede gelinen noktada bir kişi yaşamını yitirdi ise bu kişinin bir katili ya da birkaç katili olması gerekiyor.

Bugün yargıladığımız şey gazı kullanan herkes, emri veren herkes ise bu bizi bir yere vardırmayacaktır. Çünkü bizim görüntülerden tespit edip, Metin Lokumcu’nun ölümüne sebep verebilecek kadar kötü bir şekilde gaz kullanan şahsı bulmamız gerekir.

Bunu yapamayacağımız noktaya gidene kadar biz burada devleti de yargılarız, devletin yanlış bir şey yaptığını da söyleyebiliriz ama neticede buradaki polis memurları o ana kadar kendilerine legal olarak verilmiş, izinleri alınmış, belki deneyleri vesaireleri yapıldığı için kendi üzerlerinde denenmiş ve her toplumsal olayda ölüme sebebiyet vermediği düşünülen, toplumsal olaylarda da sıkça kullanılan bir araç olarak gazı kullanmışlardır. Bu polis memurlarının kusurlu olduğunu bir noktada ispatlamamız gerekiyor.

Ölüme sebebiyet veren polis memurlarının tespit edilmesi gerekir ve bunların eğer gerçekten illiyet bağı kurulur ise sorumlu tutulması gerekir. En azından müvekkillerim için olay yerinin diğer dış tarafında görev aldıklarını, kendilerinin gazları normal kullandıklarını, dolayısı ile burada görevsizlik iddiasını onlar için düşünmediğimi beyan edebilmekteyim.”

Av. Karaoğlu, müşteki avukatlarının eleştirdiği vareste tutulmaları talebini, yargılanan polislerin başka duruşma salonlarında hazır bulundukları “talimat ifadelerine” gitmiş olmalarıyla savundu. Avukatlığını yaptığı üç sanık polisin SEGBİS yolu ile katılım gösterebileceklerini söylediğini hatırlattı:

“Diğerleri [10 sanık polis] için konuşamam. Bununla beraber kendileri polis memurları ve ekonomik bütçeleri vesaire birçok noktaları var, pandemi, vesaire de var… Yani SEGBİS yolu ile ifadelerini verebilirler, gelmek konusunda karar tamamen kendilerinindir. [SEGBİS] Bu konuda da kendilerinin çekinceleri yoktur kendi müvekkillerim açısından söylediğim bu şekilde. Şu an için esasa dair diyeceklerim bu kadardır.”

Av. Nagihan Bulduk’un Beyanları
Av. Bulduk, beyanlarına karşı taraf avukatı Av. Karaoğlu’nun sorduğu sorulara yanıt vererek başladı. Olay günü, yargılanan polislerin nerede olduklarının, tek tek tespit edilebileceğini söyledi:

Sanık polislerden kim nerde imiş? Dosyada görevlendirme yazıları var. Sizin sorduğunuz soruların cevabını biz dosyadan alabiliyoruz. T*** B*** İş Bankası-İnşaat arası, M*** U*** İş Bankası - İnşaat arası, R*** A*** İş Bankası - İnşaat arası, M*** S*** U*** İş Bankası – İnşaat arası, H*** Y***, (…) benim elimin altında olduğu için hemen sizlere cevabını verebildiğim ve nerede olduğunu söyleyebildiğim sanıklar bunlar. Diğer sanıklar da neredeymiş onun cevabını da biz dosyadan verebiliyoruz ve onlar ifadelerinde diyor ki “biz emri E*** D**’den aldık”. E*** D*** kim zaten? Amir sıfatı ile yargılananlardan bir tanesi. Elbette onun da bir silsile içerisinde, hiyerarşi içerisinde amir olacak, sorumlusu olacak, onlar da dosya içerisinde mevcut.”

(…)Orada öyle bir gaz kullanılıyor ki göz gözü görmüyor. Dosyadaki görüntülerde şunu göreceksiniz, polis kendi uygun bulduğu görüntüleri kendi kamerası ile çekiyor ama kendi açıları ile çekiyor ve öyle görüntüler var ki gaz… Gazdan herhangi bir yer görünmüyor. Siz görüntüleri seyrettiğiniz zaman nerede, ne kadar gaza maruz kalınmış, sadece o görüntülerden anlayamazsınız. Çünkü dediğim gibi polis kendi kamerası ile kendi uygun bulduğu açılar ile uygun bulduğu kadarını dosyanın içerisine gönderdi.

Dosyadaki kamera kayıtları sadece polisin gönderdiği, aslında bunun faillerinin göndermiş olduğu bir kamera kaydı. O yüzden keşif talebimiz var, öncelikle görev konusunun halledilmesi, bu konuda bir karar verilmesi bunu çok önemsiyoruz çünkü keşif yapacak mahkemenin kararı verecek mahkeme olması gerekiyor ve bunun süreci uzatacağını biliyoruz, biz bu yargılama daha fazla uzasın istemiyoruz. Daha ne kadar uzayabilir ki? Zamanaşımı denilen bir şey var ne yazık ki bu ülkede ve zaman aşımı sebebi ile bu dosyanın da diğer faili meçhul dosyalar gibi bir kenarda, köşede kalmasını istemiyoruz.

Av. Bulduk, tanık beyanlarından Metin Lokumcu’nun farklı noktalarda gaza maruz kaldığının anlaşıldığını belirtti. Duruşma salonundaki beyanlar yoluyla olay yerini anlamanın zor olduğunu, keşif olmaksızın, örneğin tanık ifadelerinde geçen ara sokakların hangi ara sokaklar olduğunun anlaşılamayacağını ileri sürdü. Delilin somut olarak görülmesi ve elde edilebilmesi için keşif yapmanın gerekliliğini vurguladı.

Meriç Eyüboğlu’nun Beyanları
Av. Eyüboğlu, yargılama sürecinde tarafların birtakım haklarının karşı karşıya geldiğini ancak mahkemenin kanaatlerini hep kendilerinin aleyhinde kullandığını ileri sürdü. Mahkemeden kendilerini şaşırtmasını beklediğini ifade etti:

“Örneğin sanıklar ile ilgili yaptığımız tartışmada aslında hakların yan yana geldiğini, karşılaştığını, terazinin kefesine koyduğumuzu düşünelim. Sizin orada hangi hakkı tercih ettiniz istinabe hakkını. İstinabe ile ilgili gerekçe oluşturarak bizim sanıkların buraya gelmesi ve doğrudan soru sorma hakkımızı reddettiniz. Oysa sabahtan beri söylüyoruz onlarca karşı argüman var. Kararınızı hiç oradan kurmayı denemediniz.”

Av. Eyüboğlu, her şey Hopa’da olmasına rağmen mevcut yargılama için Hopa’da olunmamasının bir gerekçesinin olmadığını söyledi. Dinlenen tanıkların bir kısmının Hopa Davası’nda yargılandıklarını söyleyen Eyüboğlu, Hopa Davası’nda olanları özetledi.

“İnsanların evleri basılıyor. Orada çok ciddi bir şiddete maruz kalıyorlar. Hatta işte kamusal görev için çağırılan muhtarımız bile benzer bir biçimde, sonra ters kelepçeli şekilde şeyde körüklü otobüs ile Erzurum’a kaçırılıyorlar. Kaçırılma, çünkü avukatlarına ve ailelerine haber verilmedi. Günlerce orada çok kötü koşullarda kalıyorlar, tutuklamalar çıkıyor ve o dava da yıllardır sürüyor. Bu dava yıllardır sürüyor, bu davaya ilişkin şu ana kadar bir kere bile güvenlik sorunu olmadı biliyor musunuz? Güvenlik gerekçesi ile dosya buraya geliyor, karşımıza çıkan gerekçe yine bu ama Hopa ana davası Hopa’da devam ediyor ve güvenlik problemi yok.”

Av. Eyüboğlu, protestocuların taş atıp atmamalarının Metin Lokumcu’nun ölümüyle ilgili görülmekte olan mevcut mahkemenin yargılama konusuyla ilgisi olmadığını söyledi. Aşırı gaz kullanımı nedeniyle Çevik Kuvvet Şube polislerinin gazının bitmesi iddialarına değindi:

“İnsanlar taş atıyorlar, yani atmayıp ne yapsınlar? Yedi ilden çevik kuvvet getirilmiş. Öbür gün kaymakam demeç vermiş ‘Gaz stoklarımız bitti.’ diye. Ben size geçen duruşma yazılı olarak da sunmuştum, dosyaya da sunmuştum. Çevik kuvvet gazı bittiği için birbirinden gaz almış. O kadar bitmiş ki… Yani sekiz saat boyunca birbirlerinden gaz alıp gaz atmaya devam etmişler. İnsanlar ne yapacak gaz da atmıştır, şunu da atmıştır, bunu da atmıştır.

Silahtan bahsediliyor, otomatik silahtan bahsediliyor, adını bilmediğim silahlardan bahsediliyor burada. Yani velev ki taş attılar. Bu yargılamanın konusu değil zaten ama bu yargılamanın konusuymuş gibi karşımıza çıkarıldığından bir örnekten bahsedeceğim.

Şimdi aslında sabah sanıkların buraya getirilmesi meselesini deliller üzerinden tartıştığım için aslında tanıklar için de benzer problem olduğunu ifade etmiştim. Bir tanesi, S*** Y***. S*** Y*** ilk olarak o zaman ifade veriyor: Kendisi AKP mitingine gittiğini söylüyor, miting alanından dönerken taş atıldığını söylüyor. Sonra tensiple beraber talimat ifadesi alınıyor, aradan bunca yıl geçmiş, ne oluyor biliyor musunuz? O zaman kim olduğunu bilmediği Metin Hocayı tanıyor ve diyor ki bana fotoğrafını gösterdiğiniz Metin Lokumcu’nun elinde taş vardı. Bu tanık ifadeleri arasında çelişki var evet, bu çelişkiyi talimat hakimi fark etmiyor, hiç umurunda da değildir muhtemelen, aslında ikinci ifade de bir de şey diyor, Metin Lokumcu’yu tanıyor ya, 10 yıl sonra tanıyor… tanımadığı Metin Lokumcu ilk ifadesinde soruluyor tanımıyor, on yıl sonra onun Metin Lokumcu olduğuna karar veriyor. İlk mitinge gitmiş, mitingden dönüyor, AKP mitinginden bahsediyor, şimdi mitinge gitmediğini söylüyor. Hani bir mitinge de gitmeyeyim ki ifademin de etkisi olsun diye planlanmış bir şey çok belli ki. Biz bu tanık ifadesini de dosyada görüyoruz.”

Av. Eyüboğlu dosyadaki görüntülerin birbirini takip etmediğini, hangi videonun sabah hangi videonun ilerleyen saatlerde kaydedildiğinin anlaşılmadığını söyledi. Hakim, görevsizlik konusunda duruşmadaki Cumhuriyet savcısından görüş sordu. Savcının aşağıdaki görüşü zapta geçirildi:

“Sanıkların üzerlerine atılı eylemlerin zor kullanma yetkisine ilişkin sınırın aşılması suçunu düzenleyen TCK'nın 256 maddesi delaletiyle TCK'nın 87/4 maddesi kapsamında kalıp kalmadığının tartışılması gerektiği düşüncesinde olduğumuzdan bu husustan Ağır Ceza Mahkemesi’ne görevsizlik kararı verilmesi, sair talepler yönünden değerlendirilmesinin görevli Ağır Ceza Mahkemesi'nin takdirine bırakılması talep olunur.”

Av. Celal Karaoğlu’nun Beyanları
Üç sanık polisin avukatı Karaoğlu, polislerin taksir sınırını aştığı yönde tanık beyanlarını kabul etse de, polisin Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu’nun 16. maddesi uyarınca “mukavemete karşı yada izinsiz bir gösteri diye tanımladığı ya da izinsiz bir eylem diye tanımladığı olaylara” müdahale hakkı olduğunu ileri sürdü. Bunun kanunla idarenin yetkilendirildiğini ileri sürdü. “Taksirle adam öldürme suçu üzerinden tespit edilen suçun en azından şu an iddia olunanla daha örtüştüğü noktadayız” dedi.

Karar

  1. İddianamede sanıklar üzerine atılı eylemlerinin “TCK m.256 yollaması ile TCK m.87/4'de düzenlenen ‘zor kullanma yetkisine ilişkin sınırın aşılması suretiyle neticesi sebebiyle ağırlaşmış kasten yaralama sonucu ölümün meydana gelmesi’ suçunu oluşturup oluşturmadığına ilişkin kanıtların tartışma ve değerlendirilmesinin üst derece Ağır Ceza Mahkemesi’ne ait olduğu gözetilerek” yargılamanın görüldüğü Trabzon 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nin görevsizliğine karar verildi.
  2. Dosyanın Trabzon Nöbetçi Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderilmesine karar verildi.