Cumartesi Anneleri Davası

Cumartesi Anneleri'nin 25 Ağustos 2018'de gerçekleşen 700. hafta buluşmasına etkinliğin aynı gün Beyoğlu Kaymakamlığı tarafından yasaklandığı ifade edilerek biber gazı ve kalkanlarla polis müdahalesi gerçekleştirildi. Aralarında kayıp yakınları, insan hakları savunucuları, gazeteciler ve siyasi parti temsilcilerinin bulunduğu en az 46 kişi gözaltına alındı.

[SCROLL DOWN FOR ENGLISH]

Arka Plan Bilgisi

Cumartesi Anneleri 7 Mayıs 1995’ten beri her cumartesi saat 12.00’de Galatasaray Meydanı’nda buluşuyor. Bir araya geliş nedenlerini, “1936-2001 yılları arasında gerçekleşen ve 90’lı yıllarda sistematik bir devlet politikası olarak uygulanan zorla kaybetme mağdurlarının aileleri için tüm hak arama kanallarının kapatılmış olması” olarak tanımlıyorlar.

Cumartesi Anneleri, zorla kaybedilme olayları ile ilgili Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) muhtelif mahkumiyet ve hak ihlalleri kararlarına ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) raporlarında, yakınlarının gözaltında kaybedildiğinin ifade edilmesine rağmen “aileleri için tüm hak arama kanallarının kapatılmış olduğunu” belirtiyorlar.

Cumartesi Anneleri barışçıl gösterilerindeki talepleri şöyle sıralıyor:

  • Gözaltında kaybetme suçundaki sorumluluğun kabul edilmesi
  • Gözaltında kaybedilenlerin akıbeti açıklanması, kalıntılarının ailelerine teslim edilmesi
  • Gözaltında kaybetme suçunun fail ve sorumlularını koruyan cezasızlığa son verilmesi ve adalet sağlanması
  • Gözaltında kaybetme fiilinin insanlığa karşı işlenen suç olarak düzenlenmesine, önlenmesine ve cezalandırılmasına yönelik yasal düzenlemeler yapılsın. Bir daha hiç kimse gözaltında kaybedilmemesi
  • Türkiye’nin, imzalamadığı Birleşmiş Milletler tarafından hazırlanan Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme’nin ve Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni kuran Roma Statüsü'nü imzalanması, onaylanmasın ve uygulanması

Cumartesi Anneleri Buluşmaları

Galatasaray Meydanı’nda, zorla kaybedilen yakınlarının akıbetini sormak ve faillerin yargılanmasını talep etmek için buluşan Cumartesi Anneleri’nin eylemini, Beyoğlu Kaymakamlığı 700. barışçıl protestosunun gerçekleşeceği 25 Ağustos 2018 günü yasakladı.

700. hafta etkinliği öncesi sabah saatlerinde İnsan Hakları Derneği’nde (İHD) buluşan grup, üzerinde “Cumartesi Anneleri” yazılı tişörtleri ve ellerinde kırmızı gül ve karanfillerle Galatasaray Meydanı’na hareket etti. Hazırlanan pankart ve dövizler eşliğinde meydana girmek isteyen etkinlik katılımcıları, insan hakları savunucuları ve gazeteciler polis engeliyle karşılaştı. Polis, Beyoğlu Kaymakamlığı’nın yasağı uyarınca grubun alana alınmayacağını, söyledi.

Polis güçlerinin kararını sosyal medya hesabından duyuran Cumartesi Anneleri protestocuları, eylemi önceki 699 haftada olduğu gibi Galatasaray Meydanı’nda oturarak gerçekleştireceklerini bildirerek ve el ele tutuşarak meydanda oturma eylemine başladılar. Milletvekilleri de el ele tutuşarak gruba katıldı.

Polisin biber gazı ve kalkanlarla gerçekleştirdiği müdahale neticesinde aralarında kayıp yakınları, insan hakları savunucuları, gazeteciler ve siyasi parti yöneticilerinin de bulunduğu en az 46 kişi gözaltına alındı. Gözaltılar sonrasında, polis güçleri İstiklal Caddesi’nde bulunan Cumhuriyet Halk Partisi Beyoğlu İlçe Başkanlığı’na girme girişiminde bulundular. Binanın kepenklerinin indirilmesinin ardından polis vazgeçti. Protesto sonrası polis Hazzo Pulo hanına kaçışan bazı protestoculara gaz kullanarak müdahale etti. Gözaltılar sırasında yaralanan kişiler bu durumu darp raporlarıyla kayıt altına aldılar Gözaltına alınan kişiler yaklaşık 10 saat gözaltında tutuldular.

İçişleri Bakanı’nın yasak kararı hakkında beyanları

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, iki gün sonra kaymakamlara hitap ettiği 104. Dönem Kaymakamlık Kursu açılış programında yasak kararı hakkında şu beyanlarda bulundu:

"1995 yılından beri süregelen Cumartesi Anneleri adını verdikleri bir eylem ortaya koyuyorlar. Bunu da Galatasaray Lisesi önünde yapıyorlar. Peki bu işin aslı nedir? Ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti bir suçla yıllardan beri niçin suçlanmaktadır? 1995, yıl 2018 kamuoyu detayları pek bilmiyor olabilir.”

Soylu beyanlarında, üyesi olduğu bir örgüt tarafından infaz edildiğini iddia ettiği bir kişinin ismini vererek bu kişinin ölümünün “gerçekleştirilmiş bir örgüt içi infazın suçunu devlete yıkmaya çalışan bir örnek” olduğunu ileri sürdü.

“Masumane bir maskeyle göstermeye çalışıyorlar. Birileri de bu işlerin peşlerinden gidiyor. Anlı şanlı kendilerini nitelerken memleket, millet, vatan, din, İslam diye nitelendirenler de bu işlerin peşlerinden gidiyorlar. Kayıp falan değil. Gözaltına alınmış da değil.”

Süleyman Soylu, eğitim görecek kaymakamlara hitap ettiği konuşmasında yasak kararına değinmesini şöyle açıkladı:

“Bunu size şunun için anlatıyorum. Bunların farklı versiyonlarıyla kaymakamlık hayatınızda karşılacaksınız, inşallah valiliklerinizde de karşılaşacaksınız. Devletin önemli kademelerinde karşılacaksınız. Örgüt infaz ediyor ve bir kenara bırakıyor. Bu olay üzerinden bir mağduriyet hikayesi üretiliyor ve yıllardır annelik üzerinden bir istismar ortaya konuluyor.”

Soylu, yasak kararını şöyle gerekçelendirdi:

“700. gösterilerini yapmak istediler. İzin vermedik. Doğrudur. Çünkü bu istismarın artık bu kandırmacanın bir son bulmasını istedik. Ne yapsaydık yani? Anneliğin terör örgütü tarafından istismar edilmesine, anneliğin terör kılıfı yapılmasına göz mü yumsaydık?”

Müdahaleyi gerçekleştiren güvenlik güçleri hakkında yargılama süreci

Cumartesi Anneleri, 10 Eylül ve 26 Eylül 2018 tarihlerinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na ilgili kamu görevlilerinin barışçıl toplanma ve ifade özgürlüklerini kullanmalarını engelledikleri ve işkence ederek kendilerini yaraladıkları suçlamasıyla suç duyurusunda bulunarak darp görüntülerini ve darp raporlarını sundular. 

Şikayet hakkında İstanbul Valiliği tarafından “ilgili görevliler hakkında soruşturma izni verilmemesine, tüm şikayetçilerin iddiaları ile ilgili olarak ise disiplin soruşturması açılmasına gerek olmadığına ve dosyanın işlemden kaldırılmasına” karar verildi.

Cumartesi Anneleri İstanbul Valisi ve Beyoğlu Kaymakamı hakkında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına “görevi kötüye kullanma” nedeniyle suç duyurusunda bulundu. Bu suç duyurusu hakkında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından “İşleme Konulmama Kararı” verildi. Yargıtay l. Daire’ye yapılan itiraz ise “…bu karara karşı yasada herhangi bir itiraz yolu öngörülmediğinden yapılan itirazların incelenmeksizin reddine” karar verildiği gerekçesiyle reddedildi.

 

İddianame

Milletvekilleri hakkındaki dosya ayrıldıktan sonra 46 kişi hakkında düzenlenen iddianame 12 Ekim 2020’de tamamlandı. İddianamede tüm hak sahipleri hakkında “kanuna aykırı toplantı ve yürüyüşlere silahsız katılarak ihtara rağmen kendiliğinden dağılmama” suçlamasıyla altı aydan (olası artırımla) dört buçuk yıla kadar hapis cezası talep edildi. İstanbul 21. Asliye Ceza Mahkemesi iddianameyi kabul etti. Yargılamanın ilk duruşması 25 Mart 2021’de görüldü.

_______________________________________________________________________________________________________________________________________________________________

Background

Saturday Mothers had been gathering every Saturday at 12.00 at Galatasaray Square since May 7th, 1995. They describe what brings them together as “the closure of all channels of right to seek legal remedies for the victims of enforced disappearances between 1936 and 2001, a crime which was committed as a matter of systematic state policy in the 1990s.”

Saturday Mothers note that regarding the cases of enforced disappearances, “all means of right to seek legal remedy for their families have been dismantled” despite ECHR’s various rulings of rights violations and sentences as well as Turkish Parliament’s reports where it is admitted that their relatives were disappeared under custody.

Saturday Mothers list their demands in the peaceful assemblies as follows:

  • Acknowledgement of liability in the crime of enforced disappearance under custody.
  • Disclosure of the fate of those forcibly disappeared and handing over the remains to their families.
  • Putting an end to impunity which grant protection to perpetrators and to those who were involved in the crime of enforced disappearance, and the delivery of justice.
  • Passing necessary legislation to frame enforced disappearance under crimes against humanity with a view to prevent and punish this crime. Ensuring that no one is forcibly disappeared anymore.
  • Turkey signing, ratifying and implementing the International Convention For The Protection Of All Persons From Enforced Disappearance -which it is not a state party yet- and the Rome Statute of the International Criminal Court.

Saturday Mothers Gatherings

On 25 August 2018, Saturday Mothers would hold their 700th weekly vigil to ask the fate of their relatives and call for accountability for the perpetrators of enforced disappearances. The peaceful gathering was banned by Beyoğlu District Governorate.

The crowd who met at the Human Rights Association in the morning of the 700th vigil began moving to Galatasaray Square with red roses and cloves in their hands and dressed in t-shirts, on which “Saturday Mothers” was written. Participants of the event with banners and placards, including human rights defenders and journalists, faced with a police blockade. Police told them that the gathering had been banned by the district governor so they would not be let in the square.

Announcing the ban decision on their social media accounts, Saturday Mothers activists stated that they would hold the vigil at Galatasaray Square in the form of sitting, as it had been in the previous 699 weeks, thereby started a sit-in protest holding each other’s hands. Members of the parliament also joined the handholding crowd.

As a result of police’s intervention using pepper gas and shields, at least 46 were detained, among which were the relatives of the forcibly disappeared, human rights defenders, journalists and political party officers. Following the detentions, police forces attempted to enter People’s Republican Party’s Beyoğlu Office located in İstiklal Street, but receded after the shutters of the building had been taken down. Police used tear gas against some protesters who were dispersing toward Hazzo Pulo passage. The wounded took medical reports, documenting the ill-treatment. Those who were detained were kept under custody for some 10 hours.

Minister of Interior’s Statements About The Ban

Two days after the police attack, during the 104th Term of the Local Governors’ Course where he addressed the local governors, Minister of Interior Soylu said, “They have been holding an activity which they call Saturday Mothers since 1995. They do this in front of Galatasaray High School. What is this really about? And why the Republic of Turkey has been accused of a crime for years? From 1994 to 2018… The public may not know the details.”

Naming a person whom he argued had died as a result of intra-organizational execution, Soylu said, “It’s is an example that they are trying to hold the state accountable for what actually was an intra-organizational execution.”

“They are trying to present it under a mask of innocence. And some are following these matters. Those who are qualifying themselves with the values of the motherland, nation, patriotism, religion and Islam are also following them. [They were] neither disappeared nor detained.”

Süleyman Soylu explained the reason why he was mentioning the ban in an event where local governors would be trained:

“Here is why I’m telling this to you: You will face with various versions of these throughout your career of local governorship. You will face them in senior levels of the state. The [terrorist] organization executes and leaves aside. Upon this, they fabricate a story of victimhood and display an exploitation over motherhood for years.”

Soylu justified the ban with what follows:

“They attempted to hold their 700th demonstration. We didn’t allow that. It’s right. Because we wanted this trickery to come to an end. What would we do? Should we have turned a blind eye to their taking advantage of motherhood and putting terrorism under the cover of motherhood?”

Prosecution Process Against The Police Officers Having Undertaken the Intervention

Saturday Mothers filed a criminal complaint against the public officials on the basis that they unlawfully restrained the rights to freedom of expression and peaceful assembly, and that they injured the right holders by means of torture. They presented the footage of beatings and the medical reports.

Istanbul Governorate decided “not to allow for an investigation against concerning officers,” “that a disciplinary proceeding based on the allegations of the complainants is not needed,” and “that the complaint file shall be closed.”

Saturday Mothers filed a criminal complaint against the Governor of Istanbul and Beyoğlu Local Governor on charges of misconduct. The Court of Cassation’s Chief Public Prosecution Office decided not to examine the file. The appeal made to the Court of Cassation’s First Chamber was refused on the grounds that “[there was] no legal channel by which an appeal could be made against the prior decision.”

Indictment 

Following the separation of the file of PMs from the criminal case, the indictment against 46 individuals were completed on October 12, 2020. 46 right holders were requested to be convicted for “unarmed participation in unlawful assembly or demonstrations and resisting despite warning,” the charges which carry six months to 4,5 years in prison. Istanbul 21st Court of First Instance accepted the indictment. First hearing of the case was held on March 25th, 2021.

1. Duruşma

Cumartesi Anneleri’nin 700. buluşmasına katıldıkları için “kanuna aykırı toplantı ve yürüyüşlere silahsız katılarak ihtara rağmen kendiliğinden dağılmama” suçlamasıyla yargılanan 46 kişinin İstanbul 21. Asliye Ceza Mahkemesi’nde yargılandıkları davanın ilk duruşması 25 Mart 2021’de görüldü.

Yargılanan kişi sayısının fazlalığı nedeniyle 33. Ağır Ceza Mahkemesi salonunda görülen duruşmada salon kapasitesi yetersiz kaldı. Salon kapısının önündeki alanın yargılanan hak sahipleri, avukatları, basın mensupları ve uluslararası gözlemcilerle dolu olduğu görüldü.

Duruşma öncesinde bir savunma avukatı, yargılanan kişilerden sekizinin ifadesinin, bu duruşmada alınacağını paylaştı. Duruşma salonuna yalnızca bu kişiler ve avukatlarının çağrılacağı söylendi. Daha sonra güvenlik personelinin, “sanıklar gelsin” demesi üzerine, salonun kapısı önünde kısa süreli izdiham yaşandı. Yargılananlar ve avukatlarının girmesinden sonra izleyiciler içeri alındı. İzleyicilerin bir kısmının dışarıda kaldığı ve salona giremediği görüldü.

Yargılama

Yargılanan Maside Ocak, Ali Ocak, Faruk Eren, Ali Yiğit Karaca ve Rober Koptaş’ın duruşmada hazır bulunduğu görüldü.

Savunma makamından ilk söz alan avukat, İnsan Hakları Derneği (İHD) Başkanı Öztürk Türkdoğan oldu. Türkiye’de 80’li ve 90’lı yıllarda çok sayıda faili meçhul cinayetin işlendiğini ve gözaltına alınma bahanesiyle kaybedilen fazla sayıda insan bulunduğunu söyleyen Türkdoğan, 1995 tarihli Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) araştırma komisyonu raporundaki çeşitli bulgulara değindi. 24. Dönem TBMM’sinde toplumsal barış yollarının araştırılması amacıyla kurulan komisyonun gözaltında kaybedilme gerçeğini gözler önüne serdiğini ifade etti. Cumartesi Anneleri ve İHD’nin İstanbul Şubesi’nin Şubat 2011’de dönemin Başbakan’ı Erdoğan ile bir görüşme gerçekleştirdiğine dikkat çekti.

“Kanuna göre yasak kararının 24 saat önceden tebliğ edilmesi gerekiyor. Tebliğ müdahaleden sonra gerçekleşti. Yasaklanma kararı ve toplantıdan önce tebliğ edilmemesi kanuna aykırı. Önceki AİHM yargıcı Rıza Türmen'in yasaklamaya ilişkin bir görüşü var (…).

Adalet arayan annelerin adalet arama eyleminin engellenmesi ve onlara dava açılması adalet duygusunu zedelemiş ve vicdanları yaralamıştır.”

Savunmalar sırasında salonun eşiğindeki güvenliklerin eşik dışından duruşmayı izlemeyi çalışan kişilerin görüş açısını kapatması üzerine hakim güvenlik görevlilerini şu ifadelerle uyardı, “Güvenlik görevlisi arkadaşlar vatandaşın görmesine engel olmasın.”

Hakim, avukat Türkdoğan’ın iddiasının Beyoğlu Kaymakamlığı’na sorulmasına karar verdi.

Yargılanan Hak Sahiplerinin Savunmaları

İddianamedeki suçlamalar hakkında beyanda bulunan ilk kişi; yakasında kaybedilen yakını Hasan Ocak’ın resmiyle kürsüye gelen Maside Ocak oldu.

“Boynumda gördüğünüz kişi benim abim Hasan Ocak. 26 yıl önce tam da bu günlerde, kapı kapı dolaşıp abimin nerede olduğunu soruyorduk. Bizim bu arayışımız sırasında abimden önce kaybedilen insanlarla da bir araya geldik. Abimin gözaltında olduğunu reddediyorlar ama abimi gözaltında gören iki tanık vardı.

Bizim başvurularımız sonuçsuz kaldı. Her yere gittik. Her yere ulaştık. Ama abimden bir iz bulamadık. Abimin cansız bedenine ait bir fotoğrafa ulaşabildik. Siz bu fotoğrafı görüyorsunuz ama ben abimin paramparça edilmiş fotoğrafını görüyorum.

 

Abim Beykoz'da bulunmuş. Abimin saatinin ve ayakkabı bağcıklarının olmadığı yazılıydı.

Biz 26 yıldır abimin gözaltına alınıp kaybedildiğine ilişkin, yasalarda sorumluluğu olanları mahkeme önüne çıkaramadık. Adli Tıp Kurumu raporuna göre abim ağır işkencelerden sonra tel veya iple boğulmuştu. Bununla ilgili ne kadar başvuru yaptıysak hiçbirinden cevap alamadık.”

Yaptıkları başvuruların takipsizlik (kovuşturmaya yer olmadığı) kararlarıyla sonuçlandığını söyleyen Ocak, “Türk polisinin işkence yapmayacağına olan inancımla bu kararı verdim diyen” diyen savcıların bulunduğuna dikkat çekti.

“26 yılda her cumartesi bir araya geldiğimiz abiler, ablalar ve kardeşlerle bir aile olduk. Orada biz acılarımızı birlikte yaşadık. Birbirimizin düğününe birlikte gittik. Berfo Anne’nin tabutunu Galatasaray Meydanı’nda hep birlikte taşıdık.

Bir mezar istemek bir ülkede nasıl suç olabilir? Ben bu u anlamakta zorluk çekiyorum.

Yasaları sizler biliyorsunuz, bizler de haklarımızı biliyoruz. Ama öyle bir şey yaşıyoruz ki ne sevdiklerinize ulaşabiliyoruz ne de haklarımızı kullanabiliyoruz.

“Adalet mülkün temeli” de bu adalet neden bize gelmiyor?

 O zaman 19 yaşındaydım şimdi 45 yaşındayım. 699 hafta boyunca her cumartesi gittim. Hep oradaydım. Orada yasalara aykırı hiçbir şey yapılmadı. Öztürk Bey’in dediği gibi darbe teşebbüsü ertesinde de OHAL'de de oradaydık. Beşiktaş'ta patlayan bombada da yandık. Suruç'ta da yandık. Birbirimize yaslanıp ağlarken bir karıncayı dahi incitmedik Taksim'de patlayan bombadan sonra Galatasaray Meydanı’na gelen herkesin yükümlülüğünü alma sorumluluğunu hissettiğimiz için oraya giren herkesin üzerinin aranması yönünde görüş de bildirdik.

Bize yasağa dair bir tebliğ ulaşmadı. Bize şifahen söylenen, yasaklandığıydı.

Etrafımız sarıldı. Biz orada annelerimizi bile koruyamadık. Kulağı duymayan ağabeyimin 'kulaklığım nerede?' diye bağırdığını gördüm. Yeğenimin orada sürüklendiğini gördüm.”

Ocak’ın beyanlarının ardından avukat Öztürk beraat talebini tekrarladı.

Kürsüye Ali Ocak geldi. 26 yıldır bu tür suçların açığa çıkarılması için her hafta adalet talebiyle Galatasaray Meydanı’nda buluştuklarını söyleyen Ocak, “Hiçbir devlet makamı bizim bu buluşmamızda bir suç tespit edemedi. Birçok mahkemede de bu tür olaylarda devletin etkin soruşturma yapmamak nedeniyle kusurlu bulunduğu açıktır” dedi.

“Hukuksuz ve sadece suçluları gizlemeye yönelik bu iddiaları reddediyorum.

Dağılın çağrısını, yasağı duymadım. Bir grup annemiz köşeye sıkıştırılmıştı. Güvenlik görevlileri şiddetli şekilde saldırdı. Saldırıya uğrayan bizdik. Bize dava açılması o saldırıyı gizlemek içindir.”

Kürsüye gelen Maside Ocak “O gün etrafımız sarıldığında yaşlı annelerimiz yanımızdaydı. Biz onları çıkaramadan yaka paça sürükleyerek çıkarttılar” dedi.

Yargılanan bir sonraki hak sahibi Faruk Eren kürsüye geldi.

“Ben de bir kayıp yakınıyım. Elmas Eren’in oğluyum. Kayıp yakını ne demek onu anlatmak istiyorum. Kardeşim, abim Hayrettin Eren 21 Kasım 1980’de gözaltına alındı. Alındığı anın ve gözaltı sürecinin birçok tanığı olmasına rağmen devlet ‘biz böyle birini gözaltına almadık’ dedi. Abim o tarihten beri gözaltında. Beklediler önce; gözaltı bitsin. Gözaltı süresi bitti. Abim hala bulunamadı. O zamandan beri Hayrettin Eren kayıp.

Umutla beklediler. Yıllarca annem, ölene kadar, abimin elbiselerini yarın gelecekmiş gibi tuttu. Bu devlet öyle bir devlet. En son “kemiğini verin bari” dediler.

Biz ilk sandık ki sadece bizim başımıza geldi. Sonra fark ettik ki gözaltı alınanların bir kısmı çıkmıyor. Eylem başladıktan bir süre sonra biz de gittik. Annem de gitti oraya. Şaşırdı, bu kadar insan kaybolur mu? Yüzlerce Hakim Bey, yüzlerce…

Dayak yedik gözaltına indik. Hiç vazgeçmedik. İnsan nasıl vazgeçer. 699 hafta orda durduk. Hiçbir sorun çıkmadı. Yaka paça gözaltına alındık. Bir süre tutulup bırakıldık. Kayıp yakınlarının arasında Cumartesi İnsanları var, kolu kırılanlar var. Şiddete uğrayanlar biziz.

Galatasaray Meydanı şu anda Türkiye’nin bir utanç meydanıdır. Sırf annelerden korkuyorlar. İddianamede yazıyor, ‘İnsanlık onuru işkenceyi yenecek’ diye slogan atmışız. Attık. Yine atarız. İşkenceyi mi savunuyor savcı? Bizim amacımız bir daha Türkiye'de insanların kaybedilmemesi, barış ve insan hakları talebiyle oturduk biz orada.

Her seçim dönemi abim için seçmen kağıdı geldi 90 küsür yaşındaki babamı karakola götürdüler askerlik için “oğlun nerde” diye. Adalet arayışımızı bedeli ne olursa olsun sürdüreceğiz. Bedeli ne olursa olsun kayıplarımızın akıbetini sormaya ve adalet aramaya devam edeceğiz.”

Kürsüye gelen bir sonraki hak sahibi Adil Can Ocak oldu.

“Halam ve babam konuştular. Ben de bir kayıp yakınıyım. Kaybedilen Hasan Ocak’ın yeğeniyim. Ben o meydanda büyüdüm. O zaman da talep aynıydı bugün de aynı. Mücadele sonucunda bir naaşa ulaşan aileler ‘Benim çocuğuma ne oldu? Kim bunu yaptı?’ demek için geliyorlar.

Daha önceden, aradaki kesintiden önceki dönemlerde kanuna aykırı toplantı için dava açıldı.”

Hakim “Dava açıldı mı?” sorusunu yöneltti. Salonda bulunan avukat Efkan Bolaç'ın “2008’de bir kez dava açıldı. Beraat ettim” dediği duyuldu. Daha önce, 31 Ocak 2009’da benzer bir davanın açıldığı ifade edildi. Adil Can Ocak devam etti:

“700. hafta şöyle oldu. Erken gittik. 10.00-10.30 arası. Herhangi bir şey yoktu. (…)

Müdahale sırasında bir kayıp yakınının karın boşluğuna yumruk atıldığını, babaannemin sürüklenerek götürüldüğünü gördüm. Asıl şiddete uğrayan biz olduk. Mukavemet göstermedik.”

Kürsüye, yargılanan bir sonraki hak sahibi Cüneyt Yılmaz geldi.

“Kayıp yakını değilim. Hak savunucusuyum. 26 yıldır her cumartesi bu alanda olan kayıp yakınlarının mücadelesine destek veren her vicdanlı insan gibiyim. Bunun bir suç olduğunu düşünmüyorum. 700 haftadan evvel sosyal medyadan bir çağrı yapıldı. Bu çağrıyı yapmayın diye bir engelle karşılaşmadık.

Alanda ilk (gözaltına) alınanlardanım. Polisler bize ‘kolay gelsin’ falan demişlerdi. Daha sonra birdenbire kalkanlarla gelip engellendik.

Benim ve bizim burada olmamızı çok anlamlı bulmuyorum. Çünkü burada bir duygu davası var.

Beşiktaş'ta hayatını kaybeden polisler nedeniyle Cumartesi Anneleri karanfilleri polislere verdiler. Ben ters kelepçeyle sırtıma tekme atılarak gözaltına alındım, küfre maruz kaldım. Bize şiddet uygulayan, dipçikle saldıran polisin yargılanması gerektiğini düşünüyorum.”

Yargılanan sonraki hak sahibi Ali Yiğit Karaca kürsüye geldi.

“İHD’nin 700. hafta çağrısını sosyal medyadan gördüm. CHP İstanbul İl Başkanlığı’nın çağrısıyla eyleme katıldım. Eyleme katılmam benim Anayasal hakkımdır. Burada bu kadar insan hak ve adalet mücadelesi verip kemiklerini ararken buna vicdanım ve adalet duygum el vermedi. İddianameyi kabul etmiyorum. Beraatımı talep ediyorum.”

Kürsüye gelen bir sonraki hak sahibi Rober Koptaş oldu.

“Bir vatandaş olarak oradaydım esasen. Destekçi bile diyemeyeceğim. Cumartesi Anneleri’nin mübarek mücadelesine yeterince destek verebildiğime emin değilim. Bu benim için vicdani bir sorumluluktu. İnsan olmanın gereğiydi. Sosyal medyada gördüm. Yalnız başıma gittim. Gittiğimde, güvenlik görevlilerinin insanlara yönelik neredeyse düşmanca tutumunu gördüm.

Ben gözaltına alındım. Hayatımın ilk gözaltısıydı. Bir grup insanla beraber yerde oturduğumuz sırada gözaltına alındım. Bizler ve bir grup insan, polislerin yaptığı bence haksız durumu protesto etmek üzere orada otururken gözaltına alındık. Otobüste küfür, kaba dayak ve ters kelepçeye maruz kaldık. Bu muamelenin kendisinin yargılanması gerektiğini düşünüyorum.”

Sonraki hak sahibi Deniz Koç kürsüye geldi.

“Yaşam hakkını savunan bir insanım. Devletin insanları koruması gerektiğine inanan bir insan olarak Cumartesi Anneleri’ne destek oldum. Cumartesi Anneleri’nde siyaset yok, alkış çalınmaz, slogan atılmaz. Cumartesi Anneleri’nin tek bir derdi var. Çocuklarının babalarının akıbetini soruyorlar.

Ben o gün oradaydım. Ön sıralarında ‘dağılın’ falan gibi bir şey olmadı. Özellikle kadınların üzerine çullanıldığını gördüm. Sadece ne ele oluyor diye sorarken ben de gözaltına alındım. Gözaltında sonra inanılmaz gayriinsani bir muameleye maruz kaldık. Ben polislerin yargılanmasını beklerken, kendimiz yargılandık.”

Koç’un beyanlarının ardından avukatların beyanlarına geçildi. Avukat Ahmet Cihan söz aldı.

Bu toplantıyı düzenleyen Cumartesi Anneleri’ne katkı sunan İstanbul İHD Kayıplara Karşı Komisyondur. Müvekkillerim zaten bu komisyonun üyesi. (…)

Cumartesi Anneleri 699 hafta boyunca bu meydanda vakur bir tavır sergilediler. Bir avukat olarak değil, bir kayıp yakını olarak duygularıma yenilirsem mazur görülmesini isteyeceğim. 12 Eylül'de kaybedilen Süleyman Cihan'in kardeşiyim.”

Cihan, yargılama konusu etkinliğin bütün kayıpların bulunmasını dile getiren bir etkinlik olduğunu; yargılanan kişilerin 1995’ten beri her cumartesi aynı saatte, saat 10.00’da Galatasaray Meydanı’nda buluştuklarını söyledi.

Avukat Cihan’ın ardından diğer savunma avukatları söz aldı.

 

Hakim duruşma sonu görüşünü almak üzere sözü savcıya verdi.

Savcılık Mütalaası
Savcılık mütalaası aşağıdaki haliyle mahkeme tutanağına geçirildi:

“Soruşturma aşamasında bu dosyadan ayrılan bir kısım şahıslarla ilgili İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 2019/31445 soruşturma sayılı dosyanın akıbetinin sorulması için yazılan müzekkereye cevabının beklenmesi ve suça konu gösterinin yapılmasına dair yasaklama kararının düzenleme kurulu başkanına veya bulunamadığı taktirde üyelerden birine tebliğine dair bilge veya tutanağın bulunup bulunmadığının Beyoğlu Kaymakamlığı'na müzekkere ile sorulması,

Dinlenmeyen sanıkların dinlenmesi, tebligat yapılamayan sanıklara yeniden adreslerine tebligat gönderilmesi, mazeret sunan avukatların mazereti kamu adına talep ve mütalaa olunur.”

Karar
1) Savcılığın ayrılan dosya hakkında akıbetin sorulması için yazılan müzekkere cevabının beklenmesine,
2) Cumartesi Anneleri'nin 700. buluşmasının yasaklanmasına dair kararın "düzenleme kurulu başkanına veya bulunmadığı taktirde üyelerden birine" tebliğine dair belge veya tutanağın bulunup bulunmadığının Beyoğlu Kaymakamlığı'na müzekkere ile sorulmasına,
3) İddianamenin tebliğ edilemediği dört sanığın ikisinin açık adreslerinin tespiti için kolluğa müzekkere yazılmasına, ikisinin adreslerini bildirmelerinin avukatlarından istenmesine,
4) Olay tutanağında yasaklama kararının yazılı olarak tebliğ edildiği belirtilen "Gülseren Yoleri'ye yazılı tebligat yapıldığına dair belgenin soruşturmayı yapan kolluktan müzekkere ile istenmesine",
5) Bu duruşmada dinlemeyen yargılanan hak sahiplerinin gelecek duruşma tarihinden ve saatinden haberdar edilmek üzere adlarına davetiye çıkarılmasına,
6) Bir başka sanık hakkında "uygulanma ihtimaline binaen TCK'nın 58. maddesinden ek savunmasının da alınmasına",
7) Gelecek celseye adliyedeki en büyük duruşma salonlarından birinin tahsisinin istenmesine,
8) Duruşmada kaydedilen beyanlarının çözümünün yapılması için bilirkişiye verilmesine karar verildi.

 

Bir sonraki duruşma 12 Temmuz 2021 saat 10.00'da görülecek.

2. Duruşma

Cumartesi Anneleri’nin 700. buluşmasına katıldıkları için “kanuna aykırı toplantı ve yürüyüşlere silahsız katılarak, ihtara rağmen kendiliğinden dağılmama” suçlamasıyla yargılanan 46 kişinin davasında ikinci duruşma, 12 Temmuz 2021’de İstanbul 21. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görüldü.

Duruşma 2 saat 40 dakikalık gecikmeyle başladı.

İzleyiciler
Duruşmayı CHP ve HDP’den beşer milletvekili izledi. Basından Dokuz8Haber, Sözcü Gazetesi, Mezopotamya Haber Ajansı, Etkin Haber Ajansı ve Gazete Duvar; sivil toplum kuruluşlarından Türkiye İnsan Hakları Vakfı (THİV) Hafıza Merkezi ve Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği (MLSA) duruşmayı izledi. Ayrıca Ankara, Diyarbakır, İstanbul ve Van barolarından temsilciler de duruşmada hazır bulundu.

Yargılama
Yoğun ilgi gören duruşma, adliyenin en büyük iki salonundan birinde görüldü. Ancak duruşmada beyanda bulunan, yargılanan hak sahipleri ve avukatların sesi, izleyici sıralarının en önünden bile güçlükle duyulabildi.

Söz alan İnsan Hakları Derneği (İHD) Başkanı avukat Öztürk Türkdoğan, hakimin savunmaların kısa tutulması yönündeki talebi hakkında, “Siz zamandan dolayı savunmaların kısa tutulmasını istediniz ama biz de iki buçuk saattir bekliyoruz” diyerek tepkisini gösterdi.

Söz alan ikinci avukat Jiyan Tosun, yargılama konusuyla ilgili AİHM ve Anayasa Mahkemesi içtihatlarını sıralarken sözü, “talebinizi alalım” diyen mahkeme başkanının müdahalesiyle kesildi.

İlk söz alan yargılanan hak sahibi Besna Tosun sözlerine 19 Ekim 1995’te kaybedilen Fehmi Tosun’un kızı olduğunu söyleyerek başladı. Babasının; annesi, kardeşleri ve komşularının gözleri önünde evinin önünde üç sivil polis tarafından kaçırılışını ayrıntılarıyla anlattı. Babasının bulunması için yetkililer nezdindeki tüm girişimlerinin devlet tarafından reddedildiğini, babasını kaçıran arabanın plakasını vermelerine rağmen plakanın araştırılması taleplerinin “özel yaşamın gizliliği gerekçesiyle” reddedildiğini söyledi.

“Burada yargılanan babamın katilleri olmalıydı” diyen Tosun, “Bizi zamansız ve mekansız bıraktılar. Bizi soluk alamadığımız bir belirsizliğe mahkum ettiler” dedi.

Yargılanan hak sahibi Gamze Elvan savunmasına polisin attığı gaz kapsülüyle öldürülen kardeşi Berkin Elvan’ı anarak başladı, “Ben şanslıyım. Çünkü başına gidip karanfil bırakabileceğim bir mezar var. Ben şanslıyım çünkü kardeşimi vuran katillerden biri yargılandı.”

SEGBİS kayıt sistemindeki sorun nedeniyle iki dakika ara verildi. Duruşma altı dakika sonra yeniden başladı.

Beyanda bulunan dördüncü hak sahibi Sinan Arslan olay günü gözaltına alındığı sırada nasıl darp edildiğini anlattı. Kendisini darp eden polis memurunun, “Benim çocuğum hasta ben seninle uğraşıyorum” dediğini söyledi. Arslan’ın “Böyle bir adamın yetiştirdiği çocuktan ne hayır gelir?” demesi üzerine hakim, “Kişisel kanaatte bulunma. Savunmanı yap” diyerek söz kesti.

Kürsüye gelen beşinci hak sahibi Kenan Yıldızerler 20 yıldır İHD’nin aktif bir üyesi olduğunu söyledi. “Bir insan İnsan Hakları Derneği’ne niye gider?” sorusunu tartışan Yıldızerler şöyle konuştu, “Çünkü devletin şiddetine, haksızlığına uğrayan insanlar devlet kurumlarında bulamadığı adaleti orada teşhir etmek için gider.”

Anayasal haklarını kullanmak için Galatasaray Meydanı’nda bulunduğunu söyleyen Yıldızerler’in yargının siyasi erkin baskısı altında olduğunu söylemesi üzerine hakim, “Savunmanın dışına çıkmayalım” diyerek söz kesti.

Savunma avukatının hakimin araya girerek savunmaya müdahale etmesine tepki göstermesi üzerine bir tartışma yaşandı. Hakim "Kimse söz almadan konuşmayacak. Söz almadan konuşan olursa duruşma salonundan atarım" dedi.

Avukat Levent Pişkin hakimin uyguladığı, yargılanan hak sahiplerine olay anındaki görüntülerinin gösterilerek açıklama yaptırılması usulünün hukuka aykırı olduğunu söyledi. Pişkin’in itirazının reddi üzerine, Yıldızerler “Yerlerde sürüklenen annelerin fotolarını niye göstermiyorsunuz?" dedi.

Bu sırada, izleyici sıralarında bulunan CHP Milletvekili Mahmut Tanal yüksek sesle, “Hakim oldunuz diye hukukun dışına çıkamazsınız!” dedi. Çıkan uğultu üzerine hakim duruşma salonuna güvenliklerin çağrılması ve salonun boşaltılması talimatı verdi. “Salon boşaltılana kadar devam etmeyeceğim” dedi. Salona birkaç çevik kuvvet polisi girdi. Kısa süre sonra salon boşaltıldı. Avukatlar mahkeme koridorunda durum değerlendirmesi yaptı.

Hakimin düzenlediği, milletvekili Mahmut Tanal’ın salona alınmaması yönündeki yazılı talimat Mahmut Tanal’la paylaşıldı. Tanal’ın eline aldığı belgeyi geri vermek istememesi üzerine, güvenlik şefi olduğu değerlendirilen takım elbiseli yetkili, belgeyi Tanal’ın elinden almaya çalışarak belgeyi yırttı.

Kapıdaki bir yetkili salona girmek isteyen avukatlara, "Mahkemenin düzeni bozulduğu için Hakim Bey birazdan çağıracak" dedi. Kapıdaki bir güvenlik yetkilisi koridordaki avukatlara “Siz buraya şov yapmaya gelmişsiniz” dedi.

Salonun kitlenen kapısı tekrar açıldı. Duruşma yeniden başladı. “Vicdani kanaatinize göre hüküm kurarken objektiflik ve tarafsızlığını yitirmeyin. Duygusal davrandınız.” ifadelerini kullanan Av. Levent Pişkin’in sözünü kesen hakim, “Talebi alabilir miyim? Savunma yapıyor olmanız saatlerce konuşmanız anlamına gelmez" dedi.

Söz alan avukat, hakimin duruşmadan çekilmesini talep etti. Hakimin, yargılamanın siyasi etki altında olduğunu söyleyen yargılanan hak sahibinin sözünü kesmesine atıfla, “Davanın siyasi etkiyle açıldığını ben de söyleyebilirim, müvekkilim de söyleyebilir” dedi.

Talebin reddi üzerine, reddi hakim talep edildi. Hakim, bu talebi yargılamayı uzatmaya yönelik olduğu gerekçesiyle reddetti ve yargılamaya devam etmek istedi.

Av. Pişkin ve savunma avukatları, hakimin reddi talebinin reddedilmesi kararına itirazlarını değerlendirmek üzere dosyanın yetkili ağır ceza mahkemesine gönderilmesi gerektiğini bu nedenle duruşmaya devam edemeyeceğini söylediler. Avukat Pişkin, hakimin duruşmaya devam etme konusundaki ısrarının dahi reddedilmesi için bir sebep teşkil ettiğini söyledi. Hakim “Dilekçe yazarsınız. Beş dakika içinde ya sanık savunmaları devam edecek ya da salonu boşaltırsınız. Bana kanun öğretmeyin Avukat Bey! İsterseniz savunma yapmayabilirsiniz" dedi. Bir avukatın “Kanunu okuyalım” demesi üzerine hakim salonu terk etti. Salonda yeniden bir uğultu oluştu. Avukatlar da salonu terk ettiler.

Verilen aranın ardından salona sadece bir avukat geri döndü. Hakim, avukatların salonda bulunmamasını, duruşma tutanağına geçirerek yargılamayı sonlandırdı.

Davanın bir sonraki duruşması 24 Kasım 2021 saat 10.30’da görülecek.

 

 

3. Duruşma

Cumartesi Anneleri’nin 700. buluşmasına katıldıkları için “kanuna aykırı toplantı ve yürüyüşlere silahsız katılarak ihtara rağmen kendiliğinden dağılmama” suçlamasıyla yargılanan 46 kişinin İstanbul 21. Asliye Ceza Mahkemesi’nde yargılandıkları davanın üçüncü duruşması 24 Kasım 2021’de görüldü.

Duruşma Öncesi
Duruşma salonuna açılan koridorun başındaki turnikede bekleyen güvenlik görevlisinin, kapı önünde duruşmayı izlemek üzere bekleyen kişilere “izleyici alınmayacak, gazeteciler girebilir” dediği görüldü.

Duruşma, çok sayıda izleyici ve avukat katılımına rağmen düşük kapasiteli, (sol tarafındaki beş izleyici sırasının çıkartıldığı), 25 izleyici kapasitesiyle sınırlı 17.  Ağır Ceza Mahkemesi solunda görüldü.

Salonun kapısı yarım saatlik gecikmeyle açıldı.  Hakim, salon kapısı açıldıktan 1 saat 44 dakika sonra salona geldi.  

Yaklaşık 35 avukat ve 27 yargılanan hak sahibi alındıktan sonra dolan salona, izleyicilerin izdiham halinde alınmasına izin verildi. Fazla sayıda avukatın sanık ve avukat sandalyelerini doldurması nedeniyle yargılanan hak sahipleri ve içeri girebilen izleyiciler salonun izleyicilere ayrılan kısımlarına oturdular. Salondaki sıkışıklık nedeniyle bazı sandalyelere birden fazla kişinin oturmak durumunda kaldığı ve en az 10 izleyicinin ayakta kaldığı görüldü.

İzleyiciler
Duruşmayı basından Artı TV, Mezopotamya Ajansı, Evrensel, Diken, Deutsche Welle (DW) Türkçe, Jin News; sivil toplum alanından Hafıza Merkezi, Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği (MLSA), Eşit Haklar içi İzleme Derneği, Türkiye İnsan Hakları Vakfı (THİV) ve Hrant’ın Arkadaşları, Cenevre merkezli Dünya İşkenceyle Mücadele Örgütü Avrupa Ofisi temsilci ve siyasi partilerden CHP, HDP ve TİP milletvekilleri izledi.

Ayrıca; Bursa Barosu, Mardin Barosu, Batman Barosu, İstanbul Barosu, Urfa Barosu temsilcileriyle Diyarbakır Barosu İnsan Hakları Merkezi ve yönetim kurulu üyeleri duruşmada hazır bulundular.

Yargılama
Avukatların Beyanları ve Derhal Beraat Talebi
Duruşmadaki beyanlar SEGBİS sistemiyle kayıt altına alındı.

Besna Tosun’un avukatı ve Batman Barosu Başkanı Erkan Şenses şöyle konuştu:

“Saat 10.30 dan beri pandemi şartlarında bekliyoruz. 2 saat 10 dakika bekledik. Bu geç kalma artık Türkiye yargısının sistematik sorunu geldi. CMK’ya göre kimlik tespiti hakim tarafından yapılması gerekirken mübaşir tarafından yapılmıştır.”

Av. Şenses, AİHM’in “Ataman v. Türkiye” kararı kapsamında Bakanlar Komitesi tarafından Türkiye’yi Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu bağlamında izleme sürecine tabi tuttuğunu, kanunun Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne uygun hale getirilmesini talep ettiğini vurguladı. Sözleşmede “barışçıl” ve “barışçıl olmayan” ayrımı bulunurken Türkiye’de uygulanan kanunda “legal” “illegal” tarifinin bulunduğuna dikkat çekti. Düzenlenen iddianamede suçun hukuki nitelendirilmesinin yapılmadığını belirtti. Yargılanan hak sahiplerinin derhal beraatını talep etti.

Beyanlar sırasında hakim kalemle not aldığı görüldü.

Diyarbakır Barosu Yönetim Kurulu Üyesi Av. Diyar Çetedir, iddianamede eylemler hakkında “izinsiz gösteri” ifadesinin kullanıldığını ancak 2911 sayılı kanunda bir iznin değil bildirimde bulunma fiilinin bulunduğuna dikkat çekti. Savcının buna rağmen izin kavramını kullandığını vurguladı.

Dosya içeriğine göre polisin eylemden sosyal medya kanalıyla haberdar olduğunun belirtilmesinden hareketle bildirim şartının da yerine getirildiğini ancak savcının bunu değerlendirmediğini söyledi. Demokratik hakların kullanımı idarenin salt tasarrufunda olan bir durum olmadığını ifade eden Av. Çetedir etkinliği yasaklayan Beyoğlu Kaymakamlığı hakkında “görevi kötüye kullanma” suçlamasıyla suç duyurusunda bulunulmasını talep etti.

Mardin Barosu’ndan Av. Leyla Saruhan kaybedilen yakınlarını arayan yargılanan hak sahiplerinin mağduriyetlerin giderilmesi için yargı sistemi işlemezken hak sahiplerinin yargılanmaları için yargı sisteminin çok hızlı işlediğini vurguladı.

Söz alan avukat Meriç Eyüboğlu şöyle konuştu:

“Biz geçen duruşmada da 2,5 saat beklemiştik. Siz eleştirilerimizi iletmiştik. Bugün de 2 saat 15dk bekledik. Sesimizin duyulmaması canımızı sıkmaktadır. Duruşma saatini daha geç bir saate verebilirsiniz. Tek duruşma olan bir günde bunca insanı bu kadar küçük bir salonda 2 saat 13 dakika bekletmek…. Lütfen bu yargılama devam edecekse bunu bir daha yaşamayalım. Duruşmayı 12.00’ye verelim.”

 

Hakim, “küçücük bir salonda” 2 saat 13 dakika kendisinin gelmesini beklediklerini vurgulayan Eyuboğlu’nun sözünü, “Talebiniz?” diyerek kesti.

Av. Tuğçe Duygu Köksal kalem memurunun salonda olması nedeniyle sanık ve avukatların bilgilerinin daha önce alınarak hak sahiplerinin bekletilmesinin önüne geçilebileceğine dikkat çekti. “COVID sürecinde bu kadar küçük bir salonda 29 kişinin ifadelerinin alınmasına gerek yoktur” dedi.

Söz alan avukat Ömer Kavilli, “AİHM kararlarında yargıcın avukatları duruşmaya saatinde kabulü kararı çerçevesinde” hakimden duruşmayı niçin vaktinde başlatmadığını açıklamanızı talep etti.

Savcı duyulması güç bir ses tonuyla “yasa ve usul” gerekçesiyle taleplerin reddini istedi.

Söz alan avukat savcıyı kastederek “İddia makamındaki Adalet Bakanlığı memurunun” Budapeşte İlkelerini çiğnediğini ileri sürdü. Savcının hukuki taleplerin yasal dayanaklarının açıklanması gerekliliğini vurguladı. Savcının açıklama yapmaması halinde başsavcının duruşma salonuna çağırılarak ondan görüş alınmasını talep etti.

Hakim, “Usul ve yasaya aykırılık konusunda açıklama” talebinin “Usul ve yasaya aykırılık nedeniyle” reddine karar verdi. Diğer talepleri de reddetti. Hakimin “[duruşmanın] zamanında yapılma talebinin CMK’da düzenlenmediğinden reddine” ifadesini kullandığı sırada salonda kahkahalar duyuldu. Hakim, “Talepte bulundunuz karar veriyorum. İtiraz yolu varsa yaparsınız” dedi. Avukatların itirazları sırasında araya girdi, “Duruşma düzenini bozmayın. Söz vermeden kimse konuşmasın” dedi.

Söz alan bir avukat, hakimin temsil ettiği mahkemeden, hakimin şahsı hakkında suç duyurusunda bulunmasını talep etti.

Av. Meriç Eyüboğlu şöyle konuştu:

“Geçen duruşmada aynı tartışmaları yaptık. Beklettiniz, ifadeler sırasında taleplerimizi reddettiniz. Usul kurallarını bütünüyle çiğneyerek devam etme kararı aldınız.

Biz iki celsedir sizin duruşmalarınızı takip edenler olarak sizin usul kurallarını doğru işletmediğinizi, tarafsız olmadığınızı, ön yargılı olduğunuzu, gerekçe belirtmeksizin reddinizin tarafsız olmadığınızı gösterdiğini ifade ediyorum.”

Söz alan bir başka avukat geçen celse sonrasında ağır ceza mahkemesine verilen, hakimin reddi talebini içeren farklı içeriklere sahip iki dilekçeden yalnızca birisine cevap geldiğini söyledi. İki dilekçenin içerikleri farklı olması nedeniyle iki farklı cevap gelmiş olması gerektiğini vurguladı.

Söz alan avukat Av Ömer Kavilli şöyle konuştu:

“Bu kürsüye hakim olarak oturdunuz. Biraz önce savcıdan bir şey sordunuz. Savcının ne söylediğini salon duymadı. Sonra savcının sözünü siz açıkladınız. Savunma makamından bir kişinin sözü duyulmuyor dendiğinde seslerini yükseltmediniz. Taraflı davrandınız.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararı gereği savcıdan yeniden mütalaa almanızı istedim.  Sormadığınız gibi, siz bu konuda bile niye sormadığınızın gerekçesini açıklamadınız. Kararlar gerekçeli olmalıdır kuralını çiğnemekten korkmadınız. Sizin AKP partisiyle bir ilginiz var mıdır? Diye sormak istiyorum.”

Av. Efkan Bolaç “Geldiğimiz noktada sizinle bu davayı yürütmek istemiyoruz. Reddi hakim kararı reddedilmiş olabilir. Çekilmenizi istiyoruz. Çekilin.” dedi.

Söz alan bir diğer avukat reddi hakim talebi olması nedeniyle hakimin yeni bir oturuma başlamaması gerektiğini söyledi.

Bursa Barosu’ndan Av. Cahit Cahit Kırkazak hakimin tüm talepleri “paşa gönül” standartlarına göre reddettiğini, mecelledeki “emin olma” standardını sağlamadığını ileri sürdü.

Talepler hakkında hakimin görüş istediği savcı taleplerin “usul ve yasaya göre” reddini istedi. Av. Kavilli’nin “İtirazım var” demesi üzerine hakim “Söz vermiyorum” dedi. Av. Kavilli bunun zapta geçirilmesini istedi.

Hakim, “Avukatın CMK 216/2 uyarınca mütalaaya itiraz talebi için söz alma talebinin mütalaaların hepsine karşılık tekrardan söz istemiş olması dikkate alınarak” sanık avukatına söz verilmediğini zapta geçirdi.

Av. Kaleli, bu kez bir başka usul talebi olduğunu dile getirdi:

“Dosyada hakimin reddi konusunda birden fazla talepte bulunan avukat olduğunu, bir kısmının itirazının üst mahkemeye gönderildiğini size belirtti. Oradan anlamanız gereken şuydu, diğer avukatların hakimi red beyanları ve talepleri sizin tarafınızdan görmezden gelinerek gönderilmedi. Hakimin reddine ilişkin kararlar itiraza tabidir.  Açık hükme rağmen ret talebini geçiştiren kararınızı tebliğ etmeyi reddettiniz. Görevinizi yapmadınız. Ama zapta geçerken ret talebinin reddinin kesinleştiği anlaşıldı diyerek gerçeğe aykırı beyanda bulundunuz.”

Tartışmalar sırasında savcının beyan sahipleriyle göz teması kurmadığı, önündeki evraklara ve bilgisayar ekranına baktığı görüldü.

Av. Kaleli, hakim ve savcı hakkında, “hakimlik makamından suç duyurusunda bulunulmasını” talep etti. Savcıyı da dosyayı incelmeden duruşmaya çıktığı için reddettiklerini söyledi, “Keyfi, hayali, sadece amirlerine yaranmak isteyen şahısların suç işediğini düşünüyor, reddediyoruz. Kiminle nasıl bir bağınız var bilemeyiz ama hukukla ve dosyayla alkanız yoktur.” dedi.

Hakim talepler hakkında kararını gerekçe göstermeden yineledi, “Usul ve yasaya aykırılık nedeniyle reddine.”

Avukatların salonu terk etmesi üzerine hakim duruşmaya beş dakika ara vererek salondan ayrıldı. 13 dakika sonra geri geldi.

Salonda yalnızca bir avukat, yargılanan hak sahipleri ve izleyiciler kaldı.

Hakim, yargılanan hak sahiplerinin pandemi koşullarında sağlık riski oluşturacağı yönündeki itirazlarına rağmen, duruşma salonunun kapısının kapatılması talimatı verdi. Kapı kapatıldı. Hakim kararını açıkladı.

Karar
Hakim ikisi duruşmaya vaktinde gelen ancak salonun çok kalabalık olması nedeniyle, sahip oldukları sağlık sorunları gerekçesiyle ayrılan hak sahipleri olmak üzere duruşmada bulunmayan 10 hak sahibinin zorla getirilmesine karar verdi.

Bir sonraki duruşma 23 Mart 2022'de saat 13.30’da görülecek.