Logo Sayfaya git


  • Ana Sayfa
  • Hakkımızda
  • Harekete Geç
  • Eylemler ve Açıklamalar
  • Kampanyalar ve Projeler
  • Belgeler
  • VİDEOLAR
  • İLETİŞİM
Print
  • › Home
  • › Sadece ekonomik kriz yok, bir de insan hakları krizi var

Sadece ekonomik kriz yok, bir de insan hakları krizi var

28 May 2009

Önsöz

Irene Khan

Eylül 2008’de 2015 itibariyle yoksulluğu azaltmak için kabul edilen uluslararası hedefler olan Milenyum Gelişim Hedefleri (MDG) üzerine yapılan BM zirvesine katılmak amacıyla New York’taydım. Delegeler arka arkaya açlığı yok etmekten, çocukların ve hamile kadınların önlenebilir ölümlerini önlemekten, temiz su ve sağlık hizmetleri sağlamaktan, kız çocuklarının eğitimi için daha fazla fon ihtiyacından bahsettiler. Milyarlarca insanın hayatı ve onuru tehlikede olmasına rağmen, maddi ihtiyacı karşılamak için sadece sınırlı bir niyet söz konusuydu. BM binasından ayrıldığımda, borsa durumunu gösteren şeritlerin Manhattan’ın diğer yakasından gelen farklı bir hikayeyi anlattığını görebiliyordum. Konu, Wall Street’deki en büyük yatırım bankalarından birinin batmasıydı. Bu, dünyanın dikkatinin ve kaynaklarının gerçekte nereye odaklandığını belirten bir simgeydi. Zengin ve güçlü hükümetler acilen, önceden bulunanlardan çok daha fazla kaynak buldular. Başarısız olan bankalara yüksek miktarlarda yardımda bulundular ve yıllarca kötü gitmesine izin verilmiş ve şimdi batmış ekonomiler için canlandırma paketleri sundular.

2008 sonu itibariyle, birkaç kişinin hırsını tatmin etmek üzere çoğunluğun süründüğü, açgözlülük ve yoksunluk olarak ikiye bölünmüş dünyamız kendi içine çöküyor.

İklim değişikliğinde olduğu gibi, küresel ekonomik durgunlukla ilgili de aynı durum geçerli: Zenginler zarar verici faaliyetlerin çoğundan sorumlu, fakat en kötü sonuçları zaten mağdur olan yoksullar yaşıyorlar. Kimse ekonomik durgunluğun ağır etkilerinden kaçınamazken, zengin ülkelerdeki sorun, yoksul ülkelerde gelişen çöküşlerle karşılaştırıldığında hiçbir şey. Çin’deki göçmen işçilerden, Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde (DKC) bulunan Katanga’daki madencilere kadar kendilerini yoksulluktan umutsuzca kurtarmaya çalışan insanlar bu yükü ağır bir şekilde hissediyorlar. Dünya Bankası son on yılın tüm kazanımlarının kaybedildiğini, geçen yıl gıda krizinden etkilenen 150 milyon insanın üzerine, bu yıl 53 milyon kişinin daha yoksullukla karşı karşıya olacağını açıkladı. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) verileri 18 ila 51 milyon kişinin bu yıl içinde işlerini kaybedebileceğini öngörüyor. Hızla yükselen gıda fiyatları daha fazla açlık ve hastalığa, zorla tahliyelere ve daha fazla evsizliğe, yoksulluğa yol açıyor.

Son yılların sefahatinin insan hakları üzerindeki tam etkisini belirtmek için çok erken olsa da, ekonomik krizin insan hakları açısından maliyetinin ve sonuçlarının resmi daha da karartacağı açık. Hükümetler sadece ekonomik ve mali denetiminden piyasa güçleri yararına feragat etmedi. Ayrıca insanların haklarını, yaşamlarını ve geçim kaynaklarını korumakla ilgili de sonsuz bir zafiyet gösterdiler.

Milyarlarca insan güvensizlik, adaletsizlik ve aşağılamalar sonucu mağdur oluyor. Bu bir insan hakları krizidir.

Kriz, gıda, iş, temiz su, arazi ve barınacak yer yokluğu ve aynı zamanda artan eşitsizlik, güven yokluğu, yabancı düşmanlığı, ırkçılık, şiddet ve baskı nedeniyle oluşuyor. Bu sorunlar birlikte, uluslararası işbirliğine, insan haklarına ve hukukun üstünlüğüne dayanan küresel çözümleri gerektiren küresel bir kriz oluşturuyorlar. Maalesef güçlü hükümetler dünya krizini geniş çapta göz ardı ederek kendi ülkelerindeki dar mali ve ekonomik sonuçlara odaklanıyor. Uluslararası koşulları düşündükleri zamansa, bunu sadece finans ve ekonomi ile sınırlandırıyor ve böylece geçmişin yanlışlarını yeniden tekrarlıyorlar.

Dünyanın, başka bir tür liderliğe, politikaya ve ekonomiye ve az sayıdaki ayrıcalıklılar için değil herkes için uygun bir çözüme ihtiyacı var. En çok dışlananlar üzerinden finansal zenginleşme beklentilerine dayalı hükümetler ve şirketler arasındaki ittifaklar dağıtılmalı. İhlalci hükümetleri hesap vermekten koruyan yarara dayalı ittifaklar artık sonlandırılmalı. Ülkeleri dar ulusal çıkardan çok taraflı işbirliğine yöneltecek bir liderliğe ihtiyacımız var. Ancak bu sayede çözümler kapsayıcı, kapsamlı, sürdürülebilir ve insan haklarına saygılı olabilir.

Eşitsizliğin birçok yüzü

Birçok uzman ekonomik büyüme sayesinde yoksulluktan kurtarılan milyonlarca kişiye işaret ediyor. Fakat gerçek şu ki, çok daha fazla kişi geride bırakıldı. Üstelik son ekonomik krizin gösterdiği üzere kazanımlar çok kırılganlar ve insan hakları maliyetleri çok büyük. Kuralsız küreselleşmenin ezici gücü dünyayı son yıllarda büyüme çılgınlığına sürüklerken, insan hakları sıklıkla arka plana itildi. Sonuçlar açık: Artan eşitsizlik, yoksunluk, yabancılaşma ve güvensizlik. Durumu protesto eden insanların sesleri kaba kuvvetle ve cezasız bir şekilde bastırıldı. Durumdan sorumlu olan hükümetler, büyük şirketler, uluslararası piyasa ve finans kuruluşları ise büyük oranda serbest ve hesap vermeden ilerlediler. Uluslararası toplumun çözemediği veya çözmeye isteksiz olduğu amansız anlaşmazlıklar nedeniyle zaten küresel çapta yaşanan güvensizliğe ek olarak politik çalkantı ve şiddetin artacağına dair işaretler bulunuyor. Başka bir deyişle: Eşitsizlik, adaletsizlik ve güven yokluğuna dayalı bir barut fıçısının üzerinde oturuyoruz ve fıçı patlamak üzere.

Afrika’nın birçok bölümünde desteklenen ekonomik büyümeye rağmen, milyonlarca insan yoksulluk seviyesinin altında, temel ihtiyaçlarına ulaşmaya çalışıyor. Latin Amerika, ulusal ekonomilerinin etkileyici büyümesine rağmen sağlık hizmeti, temiz su, eğitim ve yeterli barınma hakları yadsınmış kırsalda ve şehirlerde yerli ve diğer dışlanmış toplumlarla olasılıkla dünyadaki en eşitsiz ülkeleri barındırıyor. Çin’de çiftçiler ve göçmen işçilerle varlıklı şehirli sınıflar arasındaki hayat standartları farkı gittikçe açılırken, Hindistan Asya’nın etkin gücü olarak gelişiyor. Fakat şehirli fakirlerin veya kırsal alanlardaki dışlanmış toplulukların yoksunluğunu daha henüz ele almaya çalışıyor.

Dünya nüfusunun çoğunluğu bugün şehirlerde yaşıyorlar. Bu insanların en az bir milyarı ise hayatlarını varoşlarda sürdürüyor. Yani, üç şehirliden biri asgari temel hizmetlerle ya da hiçbir hizmet olmadan, güvensizliğin, şiddetin ve zorla tahliyenin günlük tehdidi ile yetersiz barınma koşullarında yaşıyor. Kenya’nın Nairobi şehrinin nüfusun yüzde altmışı varoşlarda yaşıyor, bunlardan bir milyonu da Afrika’nın en büyük varoş bölgesi olan Kibera’da. Sadece bir daha örnek olarak, 150 bin kadar Kamboçyalı arazi anlaşmazlıkları, arazi gaspları, tarım sınai ve şehirsel yeniden gelişim projeleri sonucu zorla tahliye riski ile karşı karşıya yaşıyor.

Küreselleşmenin yan çıktısı olan eşitsizlik sadece gelişmekte olan ülkelerde yaşayanlarla sınırlı değil. Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı’nın (OECD) Ekim 2008 raporunun gösterdiği gibi, sanayileşmiş ülkelerde de “son on yıllarda ekonomik gelişim yoksullardan çok zenginlerin çıkarına olmuştur.” Dünyanın en zengin ülkesi olan ABD, sabit yoksulluk ve artan gelir eşitsizliği açısından 30 OECD’ye üye ülke arasında 27inci sıradadır.

Brezilya’da bulunan Rio de Janiero’nun varoşlarındaki (favelas) şehirli yoksuldan Avrupa ülkelerindeki Roman topluluklarına kadar, kirli gerçek açıkça ortadadır: İnsanlar, devletlerin, şirketlerin ve özel sektörün de desteğiyle birçok kişinin ayrımcı, yabancılaştıran, yoksun bırakan açık ve örtülü politikalar sebebiyle yoksullar. Dünya çapında yoksulların çoğunun kadın, göçmen, etnik ve dini azınlıklar olması yalnız tesadüf değildir. Acil doğum hizmetinde asgari harcamaların yapılması, çocuk doğuracak yaşta yüz binlerce kadının hayatını koruyabilecek olsa da, doğum sırasında ölümlerin çağımızın en yaygın ölüm nedenlerinden biri olmaya devam etmesi kader değildir.

İnsanları arazilerinden ve doğal kaynaklardan yoksun bırakma ve yoksullaştırma konusunda şirket ve devlet arasındaki danışıklı dövüşün açık bir örneği de Yerli Toplulukların durumudur. Bolivya’da, Chaco bölgesinde yaşayan çok sayıda Yerli Guarani ailesi Amerika Ülkeleri İnsan Hakları Komisyonu’nun (Inter-American Commission on Human Rights) köleliğe benzer esaret olarak tanımladığı şekilde yaşıyor. Ağustos ayındaki Brezilya ziyaretini takiben, Yerli Halklar BM Özel Raportörü, ülkedeki Yerli Halklara karşı “politikaların oluşturulması süreci, hizmetlerin sağlanması ve adaletin yönetimiyle ilgili ısrarlı ayrımcılığı” eleştirdi.

Eşitsizlik adalet sisteminin içine kadar uzanıyor. Pazar ekonomisini güçlendirmek ve yabancı şirketlerle özel sektör tarafından gerçekleştirilecek yatırımları teşvik etme çabası içindeki uluslararası mali kuruluşlar, gelişmekte olan pek çok ülkede ticari sektörde yasal değişikliklerin gerçekleşmesi için fon sağladılar. Fakat yoksul insanların haklarını savunmalarını, hükümetler ya da şirketler tarafından gerçekleştirilen ihlaller için mahkemelerde çözüm aramalarını sağlamak üzere benzer bir çaba bulunmuyor. Yoksulların Hukuki Güçlendirilmesi Üzerine BM Komisyonu’na göre dünya nüfusunun üçte ikisine yakını adalete anlamlı sayılabilir bir erişime sahip değil.

Güvensizliğin birçok şekli

Yoksulluk içinde yaşayan ve insan hakları ihlallerine maruz kalan insanların sayısındaki artış, birkaç faktörün, ekonomik durgunluk yaşanan bir ortamda buluşması sebebiyle ortaya çıkıyor. İlk olarak, Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası tarafından on yıl öncesine kadar öncülük edilen Yapısal Uyum Politikaları, hem gelişmekte olan hem de gelişmiş ülkelerde sosyal güvenlik ağlarını yok olma noktasına getirdi. Yapısal Uyum Politikaları, ülkeler içerisinde pazar ekonomisini destekleyecek ve ulusal pazarları uluslararası ticarete açacak koşullar yaratmak üzere tasarlanmıştı. Bu politikalar, hükümetlerin pazar yararına ekonomik ve sosyal haklardaki yükümlülüklerini kaldırdıkları, küçük devlet modelinin desteklenmesine öncülük etti. Ekonomik serbestiyi teşvik etmenin yanı sıra yapısal uyum politikaları, kamu hizmetlerinin özelleştirilmesini, iş-işçi ilişkileriyle ilgili yasaların ortadan kalkmasını ve sosyal güvenlik ağlarının zayıflamasını da destekledi. Eğitim ve sağlık gibi alanlarda Dünya Bankası ve IMF tarafından desteklenen ücretli sistem, genellikle bu hizmetlere en ağır yoksulluk koşullarında yaşayanların erişimini imkansız kıldı. Şimdi paramparça olmuş ekonomi ve artan işsizlikle birlikte birçok insan, yalnızca gelir kaybı ile değil aynı zamanda, zor zamanlarda onları destekleyecek güvenlik ağına sahip olmayan bir sosyal güvenlik sistemiyle karşı karşıya kaldı.

İkinci olarak, küresel gıda güvensizliği, aciliyetine rağmen uluslararası toplum tarafından yeterli dikkati görmüyor. Gıda ve Tarım Örgütü’ne (FAO) göre yaklaşık bir milyar insan açlık ve kötü beslenme mağdurudur. Tarımda on yıllardır süren yetersiz yatırım ve fiyat indirimini teşvik eden ticari politikalar sonucu yerel çiftçiler zor durumdalar. Bu sebeplerin yanında, kuraklık ve toprağın verimsizleşmesine neden olan iklim değişikliği, artan nüfusun baskısı, artan enerji masrafları ve etanol, biyo-dizel gibi biyolojik yakıtlara yönelim sonucunda oluşan gıda kıtlığı nedeniyle açlıkta önemli bir yükseliş olmuştur.

Birçok yerde gıda krizi, ayrımcılık ve gıda dağıtımının siyasi araç olarak kullanılması, en çok ihtiyaç duyulan insani yardımların engellenmesi, çiftçiliğe devam edebilme olasılığını yok eden güvensiz ortam ve silahlı çatışmalar ya da insanların gıda üretmek ve almak için ihtiyaçları olan kaynaklara erişimlerinin engellenmesiyle ağırlaştırılmıştır.

2008 yılı sonu itibariyle beş milyon insanın gıda yardımına ihtiyaç duyduğu Zimbabve’de hükümet gıdayı politik muhaliflerine karşı silah olarak kullandı. Kuzey Kore’de gıda yardımı yetkililer tarafından, insanlara baskı yapmak ve insanları aç bırakmak için kasten kısıtlandı. Sudanlı silahlı güçler tarafından yürütülen “Kavrulmuş Yeryüzü” kontrgerilla harekatının taktikleri ve hükümet destekli Janjawid milisleri, Darfur'daki insanların hayatlarını kaybetmelerine neden olmasının yanısıra; geçim kaynaklarından da yoksun bıraktı. Kuzey Sri Lanka’daki çatışma ile köşeye sıkışan yerinden edilmiş siviller, LTTE silahlı milisleri insanların bölgeden ayrılmasına izin ve Sri Lanka silahlı güçleri de yardım örgütlerine tam erişim vermediğinden, gıda ve diğer insani yardımlardan yoksun kaldı. 2008 yılında gıdaya ulaşım hakkının en kabul edilemez şekilde çiğnenmesine dair örneklerden birisi de, Nargis Kasırgası sonrasında hayatta kalan 2.4 milyon insanın acilen ihtiyaç duydukları uluslararası yardıma üç hafta boyunca geçit vermeyi reddeden Miyanmar hükümetiydi. Üstelik hükümet kendi kaynaklarını, referandumun kendisinden bile daha kusurlu olan bir anayasayla ilgili referandumu ilerletmek için harcadı.

Gittikçe pahalılaşan gıda fiyatlarına ek olarak, ihracat güdümlü ekonomilerin yavaşlaması, ekonomik korumacılık fikrinin ortaya atılmasına ve yüz binlerce göçmen veya yabancının işten çıkarılmasına sebep oldu. Deniz aşırı geliştirme yardımının tüm dünyada sağladığı fonların birkaç katı olan yıllık 200 milyar dolar, yabancı işçiler tarafından memleketlerine yollanıyor. Bangladeş, Filipinler, Kenya ve Meksika gibi bir dizi düşük ve orta gelirli ülke için bu önemli bir gelir kaynağı. Azalan işçi havaleleri, bu hükümetler için daha az gelir ve böylece temel gıda ve hizmetlere harcanabilecek daha az nakit anlamına geliyor. Ayrıca, bazı ülkelerde işçi ihtiyacındaki düşüş, köylerde aşırı politikalar ve şiddetin desteklenmesini sağlayacak daha fazla hayal kırıklığına uğramış, kızgın genç adamı atıl bırakıyor.

Aynı zamanda, iş pazarı küçüldükçe göç etme baskısı artıyor, göç alan ülkelerse insanları dışarıda tutmak için daha da sert yöntemlere başvuruyor. 2008 Haziran’ında, Kanarya Adaları Tenerife’de, isimsiz mezarların İspanya’ya girmek isteyen Afrikalı göçmenlerin başarısız uğraşına sessiz tanıklık yaptığı kamu mezarlığını ziyaret ettim. Yalnız 2008 yılında, yolda boğulan sayısız insanın haricinde 67 bin kişi Akdeniz’den Avrupa’ya tehlikeli yolları göze alarak geçti. Başaranları kimlikleri olmadan, istismar ve suistimale açık, üstelik 2008 Yasadışı Göçmenlerin İadesi üzerine Avrupa Birliği (AB) Yönergesi sonucu, öncesinde uzun süreli gözaltı süreçleri geçirecekleri sınır dışı işlemleri de dahil belirsiz bir gelecek bekliyor.

İspanya gibi bazı AB üyesi ülkeler göçmenleri iade edebilmek ve daha ilk aşamada çıkışlarını durdurmak için Afrika ülkeleri ile karşılıklı anlaşmalar imzaladılar. Moritanya’dan izinsiz ayrılmak suç olmadığı ve yakalanan kişilerin ülkeden ayrılma niyeti kanıtlanmış olmadığı halde, Moritanya gibi ülkeler bu anlaşmaları, keyfi tutuklama, standart altı koşullarda alı koyma ve herhangi bir yasal başvuru yolu olmaksızın çok sayıda yabancıyı sınır dışı etmek üzere izin olarak görüyor.

Daha çok insan, gittikçe belirsizleşen koşullarda yaşamaya itildikçe sosyal gerilim de artıyor. 2008 yılının ırkçılık ve yabancı düşmanlığı açısından en ağır olaylarından biri Mayıs ayında Güney Afrika’da meydana geldi. On binlerce insan komşu Zimbabve’deki politik şiddete ve yoksunluğa karşı sığınma aramak için ülkeye girmeye devam ederken bile 60 kişi öldürüldü, 600 kişi yaralandı ve on binlerce kişi yerlerinden edildi. Her ne kadar resmi soruşturmalar saldırıların nedenlerini belirlememiş olsa da, saldırıların yabancı düşmanlığı ve çöküş ile artan iş, barınma ve sosyal hizmetler rekabeti sebebiyle gerçekleştikleri düşünülüyor.

Ekonomik gelişme politik istikrara bağlı olsa da, küresel ekonomiyi canlandırmak için teşvik paketleri oluşturmaya çabalayan dünya liderleri, büyük insan hakları ihlalleri yaşanan, yoksulluğu yerleşik hale getiren ve bölgesel istikrarı tehlikeye atan dünya çapındaki amansız çatışmaları göz ardı etmeye devam ettiler.

Askeri saldırılar ile ablukaya alınan ve yıpratılan Gazze’deki ekonomik ve sosyal koşullar dehşet verici durumda. İsrail ve İşgal Edilmiş Filistin Toprakları’ndaki çatışmanın politik ve ekonomik sonuçları bölgenin çok ötesinde etkilere sahip.

İnsanların ihtiyacı olan su ve gıda üretim kapasitesi üzerinde artan baskının, devam eden savaşların hem nedeni hem de sonucu olduğu Darfur ve Somali’deki çatışmalar kırılgan bir ekosisteme sahip bu toprakları tehlikeye sokuyor. Ortaya çıkan büyük göç küresel ekonomik krizin ek sonuçları ile başa çıkmak zorunda olan komşu ülkelerde çok ağır baskı oluşturuyor.

Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin doğusunda, açgözlülük, çöküş ve ekonomik çıkarlar insanları yoksullaştırmak ve onları sürekli şiddet döngüsüne tutsak etmek için sanki bölgesel güç politikaları ile rekabet ediyorlar. Engin doğal zenginliği olan bir ülke, gerileyen yeniden yapılanma çalışmalarını ve ekonomik daralma sonucunda iyileştirme çabalarıyla yabancı yatırımların düştüğünü görüyor.

Afganistan’da, yaygın tehlikeli ortam, insanların gıdaya, sağlık hizmetlerine ve özellikle kadın ve kız çocuklarının eğitime erişimini kısıtladı. Güvensizlik ortamı zaten hükümetin insan haklarını desteklemediği, yoksulluk ve genç işsizliğine çözüm üretmediği Pakistan’a sızarak, ülkeyi aşırı şiddetin sarmalına sürükledi.

Ekonomik krizden çıkarılacak bir ders varsa, o da ulusal sınırların bizi zarardan korumadığıdır. Dünyanın en ağır çatışmaları ve aşırılık yanlısı şiddetin artan tehdidine insan haklarına daha fazla saygı yoluyla çözümler bulmak küresel ekonomiyi ayağa kaldırmak üzere gerekli büyük resmin bir bölümü.

Ekonomik durgunluktan baskıya

Bir yandan artan yoksulluk ve umut vaat etmeyen ekonomik ve sosyal koşulların politik istikrarsızlığa ve kitlesel şiddete yol açabileceği büyük bir tehlikeyle karşı karşıyayız. Öte yandan da, özellikle otoriter karakterli, zayıflamış hükümetlerin ekonomik durgunlukla birlikte daha büyük bir baskı altında kalması sonucu, hükümetlerin muhaliflerin, ekonomik planları eleştirenlerin ve yolsuzlukları gözler önüne serenlerin üzerine sert bir şekilde gittiğine tanık olabiliriz.

2008 yılında, 2009 yılının sonrasında neler olabileceğine dair bir kanıya vardık. İnsanlar artan gıda fiyatlarını ve sert ekonomik koşulları protesto etmek için caddelere döküldüğünde, birçok ülkede barışçıl protestolar dahi sert bir şekilde bastırıldı. Tunus’ta grev ve protestolar iki ölüm, birçok yaralanma ve eylemi düzenlediği iddia edilen 200’den fazla insanın adli takibatına, bazılarının uzun süreli hapis cezalarına çarptırılmalarına sebep olacak bir güçle bastırıldı. Zimbabve’de, muhalifler, insan hakları aktivistleri ve sendikacılar saldırıya uğradı, kaçırıldı, tutuklandı ve katilleri tarafından cezalandırılma korkusu olmadan öldürüldüler. Kamerun’da şiddetli gösteriler sırasında 100 kadar protestocu vurularak öldürüldü ve çok daha fazlası da hapsedildi.

Ekonomik baskı ve politik gerilim dönemlerinde açıklık ve anlayış ihtiyacı daha da artıyor. Ancak bu sayede tatminsizlik ve mutsuzluk yapıcı diyalog ve çözüm arayışına yönlendirilebilir. Fakat bu koşullarda birçok ülkede sivil toplum alanı açık olarak küçülüyor. İnsan hakları aktivistleri, gazeteciler, avukatlar, sendikacılar ve diğer sivil toplum liderleri baskı altında tutulup, tehdit ediliyor, saldırıların hedefi olup, haksız sebeplerle soruşturmalara konu ediliyor veya dünyanın hemen her bölgesinde cezasız bir şekilde öldürülüyor.

Hükümetler politikalarının eleştirilmesini engellemeye çalıştıkça medya sansürünün de artması muhtemel. Bu, gazetecilerin zaten birçok ülkede karşı karşıya oldukları tehditlerin artmasına neden olacak. 2006’dan beri 14 gazetecinin öldürüldüğü Sri Lanka, en kötü sicillerden birine sahip. İran internette ifade özgürlüğüne yönelik baskıları sıkılaştırdı, Mısır ve Suriye blog yazarlarını mahkûm etti. Çin, Pekin Olimpiyatları’na doğru medya kontrolünü gevşetti, fakat hemen sonrasında internet siteleri engelleme ve başka tür sansür uygulamalarını kapsayan eski alışkanlıklarına geri döndü. Malezya Hükümeti seçimlere doğru eleştirilerden korkarak iki saygın muhalif gazeteyi kapattı.

Açık pazar her seferinde açık toplumların oluşmasına yol açmıyor. Yüksek petrol ve gaz fiyatlarından elde ettiği ekonomik güçle Rusya Hükümeti son yıllarda artan şekilde milliyetçi ve otoriter bir pozisyon benimsedi, aktif olarak ifade özgürlüğünü zayıflatmaya ve hükümeti eleştirenlere saldırmaya çalıştı. Rus ekonomisi, düşen petrol fiyatları ve artan enflasyon ile kötüye gidip sosyal huzursuzluk yayıldıkça, otoriter eğilimler daha da fazla telaffuz edilir hale geldi.

Çin, resmi politikalarını ve uygulamalarına dair eleştirileri sert bir şekilde bastırmaya devam ediyor. Sonuç olarak, SARS/kuş gribi korkusu veya birkaç yıl önceki HIV/AIDS salgını ve süt tozuyla üretilen ürünlerinde melamin bulunmasıyla ilgili skandalın gösterdiği gibi, olaylar daha fazla saklanamayacak hale gelene ve hasar ortaya çıkana kadar resmi yolsuzluk ve kurumsal kötü uygulamalar durdurulamıyor. Çin Hükümeti, suçlu bulunanların kamuoyunda gayet iyi bilinen infazları ile olaylara tepki gösterdi. Ancak Çin’deki kurumsal ve resmi davranışları değiştirmek için gerçekleştirilen bu sert cezaların ya hiç etkisi olmadı ya da çok az etkisi oldu.

Hükümet ve şirketlerin işlerini daha iyi yapmaları için şeffaflık talep etmek üzere güçlendirilmiş, bilgi sahibi vatandaşlık daha iyi bir teminattır. Hükümetlerin ekonomiyi canlandırmaya çalıştığı zamanlarda özgürlük, bastırılması değil teşvik edilmesi gereken bir değerdir.

Yeni tip liderlik

Yoksunluk, eşitsizlik, adaletsizlik, güven yokuluğu ve baskı yoksulluğun özellikleridir. Bunlar, açıkça insan hakları sorunlarıdır. Üstelik yalnızca ekonomik önlemler alarak çözülemezler. Güçlü siyasi niyet, insan haklarının ve hukukun üstünlüğünün kapsayıcı çerçevesi içerisinde politik, ekonomik, sosyal ve çevresel konuları birleştiren kapsamlı karşılığa ihtiyaç duyarlar. Ortak hareket edecek yeni bir tip liderlik gereklidir.

Ekonomik küreselleşme jeopolitik güçte bir değişim ve dünya liderliğini talep eden, ülkelerin G-20 olarak yeniden şekillenmesiyle sonuçlandı. Küresel Güneyin hızlı gelişen ekonomilerinden Çin, Hindistan, Brezilya ve Güney Afrika yanı sıra Rusya, ABD ve önde gelen Batı ekonomilerinden oluşan G-20 bugün dünyadaki politik gücün ve ekonomik etkinin daha kesin bir temsilcisi olmayı istiyor. Durum bu olabilir. Ancak, gerçekten küresel liderliğe sahip olabilmesi için G-20’nin küresel değerleri kabul etmesi ve üyelerinin insan hakları üzerine kendi karanlık geçmişleri ve çifte standartları ile yüzleşmeli.

Yeni ABD Yönetiminin George W. Bush Yönetimi ile karşılaştırıldığında insan hakları üzerine önemli ölçüde farklı hareket ettiği bir gerçek. Görevi devraldıktan sonra ilk 48 saat içerisinde, ABD’nin BM İnsan Hakları Komisyonu’na seçilmesini amaçlamak gibi, Başkan Barack Obama’nın, Guantánamo esir kampını bir yıl içersinde kapatmak, işkenceyi kesin surette kınamak ve CIA tarafından gerçekleştirilen gizli gözaltıları sonlandırmakla ilgili kararları takdire değerdir. Yine de Yönetim’in İsrail ve Çin gibi ülkelere de, İran ve Sudan örneklerinde olduğu gibi insan haklarını desteklemek için net ve güçlü çağrılarda bulunacağını söylemek için çok erken.

AB insan haklarına bağlılığı konusunda kararsız davranıyor. AB ülkeleri ölüm cezası, ifade özgürlüğü ve insan hakları savunucularının korunması gibi konularda doğru davranışlar sergiliyorlar. Ancak birçok AB üyesi ülke, mültecilerin korunması ve sınırları içersinde ırkçılığın ve ayrımcılığın yok edilmesiyle ilgili ya da terör şüphelilerinin yasa dışı transferi için CIA ile gizlice anlaşmak gibi konularda uluslararası standartları yaşama geçirmek konusunda daha az istekliler.

Brezilya ve Meksika uluslararası alanda insan haklarının güçlü destekçileri olmakla beraber, maalesef birçok zaman kendi sınırları içerisinde ülkeleri dışında tavsiye ettiklerini uygulamıyorlar. Güney Afrika, politik zulüm ve seçimle ilgili manipülasyonu sonlandırmak üzere Zimbabve hükümeti üzerinde oluşan uluslararası baskıyı sürekli olarak engelledi. Suudi Arabistan binlerce terör şüphelisini mahkemeye çıkarmaksızın alıkoyuyor, politik muhalifleri hapsediyor ve göçmen işçilerle kadınların haklarını şiddetle kısıtlıyor. Çin son derece kusurlu bir ceza sistemine sahip. Eleştirileri susturmak için ceza niteliğinde idari gözaltı kullanmakla birlikte dünyada en fazla ölüm cezası infaz eden ülke konumunda. Rusya hükümeti, Rusya’nın Kuzey Kafkaslar bölgelerinde cezasız bir şekilde keyfi gözaltıya, işkence ve diğer kötü muameleye ve yargısız infazlara geçit veriyor, durumu eleştirmeye kalkanlar da tehdit ediyor.

G-20 hükümetlerinin uluslararası toplumun onayladığı uluslararası insan hakları standartlarını destekleme yükümlülüğü bulunuyor. Aksi takdirde, etkinliklerinin yanı sıra kendi güvenilirliklerini ve meşruiyetlerini de azaltmaktadırlar. G-20’nin açıkladığı hedefi küresel ekonomik krizden bir çıkış bulmaya çalışıyor. Aynı zamanda çabalarının yoksulluk içinde yaşayan insanların yararına olacağını söylüyorlar. Fakat ekonomik iyileşme insan haklarıyla ilgili güçlü bir odak içermezse ne sürdürülebilir ne de adil olacak.

Kendi davranışları ile bir örnek oluşturmak dünyanın tepesindeki masanın çevresinde oturanların sorumluluğu. G-20 üyeleri için tüm insan hakları, ekonomik, sosyal ve kültürel hakların, siyasi ve medeni hakların eşit derecede önemli olduğu konusunda açık bir mesaj göndermek iyi bir başlangıç olacak. ABD uzun zamandır ekonomik ve sosyal hakların geçerliliğini kabul etmiyor ve Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nin taraf devleti değil. Diğer yandan Çin, Medeni ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi’ne taraf devlet olmayı kabul etmiyor. İki hükümet ilgili anlaşmalara hemen katılmalılar. Tüm G-20 üyeleri BM Genel Kurulu tarafından Aralık 2008’de benimsenen Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nin Seçmeli Protokolü onaylamalı. Ancak uluslararası anlaşmaları imzalamak yapılması gerekenlerle ilgili sadece bir adım.

Değişim için yeni imkânlar.

Ekonomik durum ile daha da şiddetli hissedilen küresel yoksulluk insan hakları değişimi için ateşli bir platform oluşturdu. Aynı zamanda ekonomik kriz sistemi değiştirmek için imkanları yaratan bir mantık değişimini tetikledi.

Geçtiğimiz yirmi yılda Devlet, pazar yararına, ekonomik büyümenin her şeyi yüzdüreceği inancıyla insan haklarıyla ilgili görevlerinden geri durmakta veya sorumluluğunu reddetmekteydi. Akıntının yavaşlaması ve botların deliklerden su almaya başlamasıyla devletler konumlarını radikal olarak değiştiriyor. Yeni bir küresel mali yapı ve Devletin daha güçlü bir role sahip olacağı bir uluslararası yönetişim sistemi tartışılıyor. Bu, aynı zamanda devletin sosyal perspektifini kazanmasını sağlayarak, son yirmi yıldır uluslararası politikaları oluşturan mantıktan daha insan hakları yanlısı bir model tasarlaması için bir imkân yaratıyor. Ekonomik ve sosyal haklar dâhil olmak üzere insan haklarına saygı, hakları koruma ve yerine getirebilme işlevleri açısından uluslararası mali kurumların rolünü radikal olarak yeniden düşünme imkânını oluşturuyor.

Hükümetler ekonomik büyümeye yatırım yaptıkları kadar ciddi olarak insan haklarına yatırımda bulunmalılar. Sağlık ve eğitim imkânlarını desteklemeli, genişletmeli, ayrımcılığı sonlandırmalı, kadınları güçlendirmeli, kurumları insan hakları ihlallerine karşı sorumlu tutabilmek için evrensel standartlar ve etkili sistemler belirlemeli, hukukun üstünlüğüne saygı duyulan, sosyal uyumun güçlü olduğu, yolsuzluklara son verildiği ve hükümetlerin sorumlu tutulabileceği açık toplumlar oluşturmalılar. Ekonomik kriz zengin ülkeler için kalkınma yardımlarını kesmek üzere mazeret olamaz. Ekonomik daralma döneminde bazı fakir ülkeleri desteklemek, sağlık, eğitim, temizlik ve barınma üzerine ana hizmetleri sağlamak için çok daha önemli.

Hükümetler ölümcül çatışmaları çözmek için birlikte çalışmalı. Aradaki bağı dikkate alarak, bir krize odaklanmak için diğeriyle ilgilenmemek her ikisinin de şiddetlenmesiyle sonuçlanacak.

Hükümetler bu imkânları insan haklarını güçlendirmek için kullanacaklar mı? Şirketler ve uluslararası finans kurumları insan hakları sorumluluklarını kabul edecek ve buna göre hareket edecekler mi? Şimdiye kadar uluslararası toplum tarafından önerilen çözüm ve tedavilerde insan hakları çok az yer tuttu.

Tarih, köleliğin kaldırılması veya kadınların eşit haklara sahip olması gibi büyük değişimleri yaratan mücadelelerin devletlerin isteğiyle başlamadığını, sıradan insanların çaba ve isteklerinin bu hareketleri var ettiğini gösteriyor. Uluslararası adalet mekanizmaları yaratmak, silah ticaretini kontrol altına almak, ölüm cezasını ve kadınlara yönelik şiddeti dünya üzerinden yok etmek ya da küresel yoksulluk ve iklim değişikliğini uluslararası gündemin konusu haline getirmekle ilgili ne kadar başarılı olacağımız dünyanın dört bir yanındaki milyonlarca aktivistin enerjisine, yaratıcılığına ve inadına bağlı.

Siyasi liderlere sorunları çözmek üzere baskıyı oluşturmak için insanların gücüne güvenmeliyiz. Bu nedenle, Uluslararası Af Örgütü 2009’da birçok yerel, ulusal ve uluslararası ortakla birlikte yeni bir kampanya başlatıyor. “Onurunu İste!” sloganıyla, yoksulluğu yaratan ve derinleştiren insan hakları ihlalleriyle ilgili ulusal ve uluslararası aktörlerin sorumluluklarını üstlenmelerini sağlamak amacıyla insanları harekete geçireceğiz. Ayrımcı kanunları, politikaları, uygulamaları sorgulayacak, insanları yoksullaştıran ve yoksul kalmalarına sebep olan etmenlerin üstesinden gelmek için belirli önlemler talep edeceğiz. Yoksulluğu sonlandırmak üzere yoksulluğu yaşayan insanların seslerini tartışmanın ortasına taşıyacak ve hayatlarını etkileyen kararlarda aktif olarak yer almaları için ısrarcı olacağız.

Uluslararası Af Örgütü yaklaşık elli yıl önce düşünce mahkûmlarının serbest bırakılmasına dair bir çağrı ile vücut buldu. Bugün, yoksulluk mahkumları, kendi hayatlarına şekil verebilsinler diye “onurumuzu istiyoruz”. Dünya çapında milyonlarca üye, destekçi ve ortağımızla başarılı olacağımızdan eminim. 

AttachmentSize
yillikrapor2009.pdf3.27 MB
  • Yazıcı uyumlu görünüm
  • Bir arkadaşına gönder
  • PDF

Harekete Geç

Destekleyin

Üye olun

Yerel Gruplar

Aidat-bağışlarınız için:

Garanti Bankası
Hesap Adı: Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi
İBAN No: TR86 0006 2000 0780 0006 2985 45

PTT Posta Çeki:
Hesap No: 01658044

  • Site Map