Irak: Ateş altındaki siviller
3 May 2010
IRAK
ATEŞ ALTINDAKİ SİVİLLER

1) GİRİŞ
Geçtiğimiz 2 senede sivil ölümlerinde bir düşüş gözlense de Irak’ta hala yüzlerce sivil her ay öldürülmeye veya sakat bırakılmaya devam ediyor. Sonuç olarak güvenlik ve emniyet Iraklılar için en büyük endişelerden biri olmaya devam ediyor –dini, etnik veya diğer kimlikleri veya meslek veya işleri nedeniyle şiddet saldırılarına maruz kalanlar özellikle savunmasızlar.
Ne kadar siviller Irak güvenlik güçleri, Irak’ta konuşlanan yabancı birliklerce ve özel askeri veya güvenlik şirketi üyelerince öldürülse, yaralansa veya diğer muamelelere maruz kalsalar da ölümlerin çoğu silahlı gruplar yüzünden meydana geliyor.
25 Ocak 2010’da örneğin Bağdat’taki otellere koordine olarak düzenlenen üç bombalı saldırı çoğu sivil olmak üzere 36 kişinin hayatını kaybetmesine ve 70 kişinin yaralanmasına yol açtı. “Irak’taki al-Kaide” ile bağlantılı silahlı gruplar için şemsiye bir örgüt olan Irak İslam Devleti’nin Ağustos, Ekim ve Aralık 2009’da Bağdat merkezinde gerçekleştirilen ve yine çoğu sivillerden oluşan 400 kişinin ölümüne ve 1,600’den fazlasının yaralanmasına yol açan diğer saldırılarla birlikte bu saldırıyı da üstlendiği iddia ediliyor.
Irak İslam Devleti ve çoğu Sunni olan ve al-Kaide’yle bağlantıları olmayan diğer birçok grup sivilleri hedef alan pek çok şiddet saldırısını üstlendiler. Fakat diğer birçok olayda hiç kimse sorumluluk üstlenmedi ve çoğu zaman kesin olarak kimin sorumlu olduğunun bulunması imkansız. Çoğu kez saldırılar onların davranış biçimine benzediği gerekçesiyle belirli bir silahlı gruba atfediliyor. Genel olarak en yıkıcı saldırılar intihar bombacıları içeriyor ve özellikle büyük sayılarda sivil kayba yol açmasının amaçlandığı görülüyor. Bunların Irak hükümetine ve Amerikan askeri varlığına karşı çıkan ve amaçları Irak halkını yönetilemez göstererek halkın hükümete ve güvenlik güçlerine güvenini sarsmak olan silahlı grupların işi olduğu düşünülüyor.
Irak’taki siviller aynı zamanda çoğu Irak hükümeti içindeki Şii siyasi partilere bağlı siyasi milislerin de hedefi oluyorlar. Silahlı gruplar ve aşırı İslamist amaçları bulunan milisler – al-Kaide ve ona bağlı Sunni İslam grupları ve bir Şii milisi olan Mahdi Ordusu da olmak üzere – siyasi görüşleri, dini ve diğer kimlikleri veya geleneksel cinsiyet rolleri veya ahlaki kuralları aştıkları gerekçesiyle kadın ve erkekleri öldürüyorlar.
Bu hüküm süren korku ortamında, çoğu Iraklı saldırıdan kaçınmak umuduyla hayatlarına yön veriyorlar. Bazıları mezhep kaynaklı saldırıların hedefi olacağı korkusuyla dini inançlarını saklayarak kimliklerinin bazı yönlerini gizlemeye çalışıyorlar. Diğerleri ise kadınların kendilerini dini milislerin saldırılarından kaçınmak için hicap (İslami bir başörtüsü) takmak zorunda hissetmeleri örneğinde olduğu gibi kendi özgür iradelerine karşı gelerek katı ahlak kurallarına boyun eğiyorlar. Bazıları da – belki de çoğu – sadece görüşlerini dile getirmemenin daha güvenli olacağına inanıyorlar.
Bu rapor insan hakları veya meslekleri, siyasi işleri, kimlikleri, cinsiyetleri veya cinsel seçimleri veya yerlerinden edilmiş kişi durumları nedeniyle özellikle saldırı tehlikesi altında yaşayan sivillere odaklanıyor.
Tüm bu insanlar silahlı gruplar, milisler ve güvenlik güçlerinin hedefi olmuyorlar; geleneksel cinsiyet rollerine ve ahlaki kurallara karşı gelenler aynı zamanda ailenin “onurunu” koruduğuna inanan aile fertlerinin de saldırısına maruz kalıyorlar. Örneğin 2009’un ilk çeyreğinde Bağdat’ta en az 25 erkek cinsel tercihleri nedeniyle öldürüldü, bazıları öldürülmeden önce işkence görmüş ve cesetleri parçalanmıştı. Basra’da geçtiğimiz yıllarda düzinelerce kadın öldürüldü, hatta bazılarının katilleri cesetlerinin üzerine “İslam dışı” davranışları dolayısıyla öldürüldüklerini belirten bir not koydular. Her iki olayda cinayetleri gerçekleştirenler İslami silahlı gruplar veya milisler olduğu gibi mağdurların aile fertleri.
Genel olarak, toplum, siyasi ve dini liderler savunmasız grupları hedef alan saldırıları durdurmak ve sorumluları adalet önüne çıkarmak için etkili önlemler alamadılar. Hatta bazıları Iraklılara kimlikleri nedeniyle yapılan saldırıları kışkırtacak görüşlerini belirttiler.
Kuzeyde Dohuk, Erbil ve Süleymaniye valiliklerinden oluşan yarı bağımsız Kürdistan bölgesinde de Irak’ın geri kalanında hüküm süren şiddetten nasibini almış olsa da yetkililer kadına karşı şiddeti önleyecek bazı olumlu önlemler almayı başardı, fakat önlemlerin daha da geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması gerekiyor. Genel olarak, Iraklı yetkililer risk altındaki grupları ve kişileri korumaya yönelik etkin önlem almada başarısız oldular.
Yetkililer özellikle sivillere yönelik saldırılar için tarafsız ve geniş bir soruşturma sürdürmeyi ve süregelen cezasızlık ortamının önüne geçmeyi başaramadılar. Kadına karşı şiddet ve gey olduğu düşünülen erkeklere yapılan saldırılarda, cezasızlık ortamı “onur”larını korumak adına suç işleyen kişilere verilen hoşgörülü cezalarla Irak yargısı tarafından pekiştiriliyor.
Cezasızlık ortamı ayrıca yetkililerin görevi kötüye kullanmalarını veya yolsuzluklarını haber yapanlar da dahil olmak üzere eleştiri yapanların korkutulması veya onlara karşı yapılan saldırılarla yetkililerin kendileri tarafından da pekiştiriliyor. Kürdistan bölgesinde, gazetecilere ve muhalif siyasi liderlere düzenlenen saldırıların sorumlularının iki iktidar parti olduğu düşünülüyor.
Bu rapor genel olarak Uluslararası Af Örgütü’nün Nisan’dan Aralık 2009’a kadar kuzey Irak’ta yaptığı röportajlar ve araştırmaları temel alıyor. Uluslararası Af Örgütü’ne bilgi sağlayanlar ülkenin birçok farklı bölgesinden gelen insan hakları savunucuları, kadın hakları aktivistleri, gazeteciler, dini ve etnik azınlık üyeleri ve Irak’ın gey toplumunun üyeleri. Diğer bilgiler Iraklı mültecilerin çoğunu ağırlayan Suriye ve Ürdün’deki Iraklı mülteciler tarafından sağlandı. Uluslararası Af Örgütü bu raporda belirtilen vakalar hakkındaki endişelerini Iraklı yetkilere daha önce bildirmişti.
Uluslararası Af Örgütü Irak’taki silahlı grupları ve milisleri tüm insan hakları ihlallerini durdurmaya ve kaçırılma, rehin alma, cinayet, işkence veya diğer kötü muameleler gibi sivilleri hedef alan saldırılara son vermeye çağırıyor. Silahlı grup ve milislerin liderleri savaşçıların bu tür yasa dışı faaliyetlerden uzak durmaları için emir vermeleri gerekiyor. Yapılan saldırıların çoğu savaş suçları ve insanlığa karşı suç kabul ediliyor ve sorumlularının adalete teslim edilmesi gerekiyor.
Uluslararası Af Örgütü aynı zamanda Irak güvenlik güçleri ve ABD Güçleri-Irak (USF-I), onlara yardım eden özel güvenlik şirketleriyle birlikte sivillerin insan haklarına her daim saygı göstermeye çağırıyor ve Iraklı yetkilileri özellikle risk altında olan grupların güvenliğini sağlamaya davet ediyor. Zamanı gelince sivillere yapılan her türlü saldırılar ve insan hakları ihlalleri iddiaları için tarafsız ve geniş çapta soruşturma yapılmalı ve bu saldırı ve ihlallerin sorumlularının Irak’ın uluslararası hukuk altında zorunluluğu gereğince hesap vermelerinin sağlanması gerekiyor. Cezasızlık ortamını kaldırmak için kararlı bir girişim yapılmadığı sürece cinayetler, sakat bırakmalar ve Irak’taki birçok sivil gruplarının adil olmayan yargılanması sürecek.
2) SESİNİ DUYURDUĞU İÇİN HEDEF ALINANLAR
Belirli görüşlerini açıkça ifade eden veya insan hakları için savaşanlar tehdit edildiler, saldırıya uğradılar, kaçırıldılar ve öldürüldüler ve büyük risk altında yaşamaya devam ediyorlar. Bu kişiler arasında aktivistler ve gruplar ve milislerin tacizlerini, yetkililerin yolsuzluklarını haber yapan gazeteciler, işkence mağdurlarını temsil eden avukatlar, azınlık hakları için kampanya yapan aktivistler ve kadın hakları, yasal reform ve tacize uğramış kadınlar için sığınak çağrısında bulunan kadınlar da bulunuyor. Birçok insan hakları savunucuları ve aktivistler Uluslararası Af Örgütü’ne maruz kaldıkları saldırılardan, tehditlerden, tacizlerden bahsettiler.
İNSAN HAKLARI SAVUNUCULARI
2003 ABD önderliğinde Irak’a gerçekleştirilen istila sonrasında yüzlerce sivil toplum örgütü (STK) ortaya çıktı ve binlerce kişi insan hakları için yapılan çalışmalarla açıkça alakadar olabildi. Bu yeni bulunan ifade, toplanma ve toplantı yapma özgürlüğü için ilk heyecan Irak’ın çoğunu avucuna alan kaos ve şiddet olayları ile birlikte yerini derin bir korku ve endişeye bıraktı. Tehditler ve saldırılar pek çok insan hakları savunucularını faaliyetlerini hafifletmek veya durdurmak zorunda bıraktı.
Tıbbi bir doktor ve İnsan Hakları için İslami Örgüt (IOHR)’ün önde gelen isimlerinden olan Adib İbrahim al-Jalabi Musul’daki kliniğinden çıkmasının ardından 12 Mayıs 2007’de al-Kaide bağlantılı olduğu düşünülen kimliği belirsiz silahlı kişiler tarafından öldürüldü. Diğer IOHR üyeleri silahlı gruplar tarafından ölüm tehditleri aldılar, bunların arasında kendisinin ve diğer insan hakları savunucularının silahlı gruplar ve milislerin yaptığı tacizler dolayısıyla hedef alındıklarına inanan IOHR başkanı Hareth Adeeb İbrahim de vardı.
“Bu gruplar ve çeteler insan hakları savunucuları üzerinde terör estiriyorlar. Tehditleri içinde sivilleri hedef alma, kaçırma ve bombalamalar gibi ciddi insan hakları ihlalleri sayılan faaliyetleri hakkında topladığımız bilgilerin yayınlanmasına karşı uyarılar da var.”
Sahar Hussain al-Haideri: Gazeteci ve insan hakları savunucusu. 2007'de vurulmuş olarak bulundu.
2006’da hayatına kastedilen bir saldırıdan kurtulduktan sonra 2007’de Irak’a geri dönen Güney Irak’tan bir insan hakları savunucusu Nisan 2009’da Uluslararası Af Örgütü’ne bağlı olduğu insan hakları örgütünün güvenlik endişeleri dolayısıyla faaliyetlerini kesmek zorunda kaldığını ve misilleme ile karşılaşacakları endişesiyle tacizleri izleme ve kaydetmeyi de durdurmak zorunda kaldığını söyledi. Değerlendirmesinde ayrıca kendi hayatları veya ailelerinin gelecekteki güvenliği için duydukları korku nedeniyle insan hakları mağdurları ve ailelerinin maruz kaldıkları tacizler konusunda bilgi vermeye çekindiklerini belirtti.
KADIN HAKLARI KAMPANYACILARI
Kadına karşı şiddetle savaşta başı çeken ve kadın haklarını yayan kadınlar faaliyetleri nedeniyle İslami silahlı grup ve milis üyeleri tarafından doğrudan hedef haline geliyorlar. Bazıları cinsiyet eşitliğini sağlama çabaları nedeniyle saldırıya uğradı ve öldürüldüler.
44 yaşında bir gazeteci ve insan hakları savunucusu olan Sahar Hussain al-Haideri 7 Haziran 2007 tarihinde Musul’da vurularak öldürüldü. Çoğu kez kadına yapılan ayrımcılığı haber yapmış ve İslami silahlı grupları kadın hakları ihlalleri dolayısıyla eleştirmişti. Daha önce de bir kaçırılma vakasından kurtulmuş ve ölüm tehditleri almıştı. İslami silahlı bir örgüt olan Ansar al-İslam’ın cinayetin sorumluluğunu üstlendiği iddia ediliyor.
Kadın mağdurların erkek aile üyeleri de sık sık kadın aktivistleri tehdit ediyor ve saldırıda bulunuyorlar. Kürdistan bölgesinden bir kadın avukat Uluslararası Af Örgütü’ne kocasının tacizine uğrayan ve boşanma işlemlerini başlatan bir kadının yakınlarından cep telefonuna ölüm tehditleri aldığını anlatıyor. 2008’de aldığı bir mesajda şunlar yazıyor: “Nereye saklanmak istersin? Boşanma gerçekleşirse hakkımızı alacağız. Onun avukatı olduğunu biliyoruz. Seni bulur ve öldürürüz.”
Sulaimaniya’da şiddet riski altındaki kadınlara yardım eden bir STK olan ASUDA tarafından yönetilen bir sığınak 11 Mayıs 2008’de saldırıya uğradı. Sığınma sağlanan bir kadının yakınları oldukları düşünülen saldırganlar yakındaki bir binadan ateş açarak kadını ciddi şekilde yaraladılar. Kürt yetkililer vurulan kadının bazı erkek aile üyelerini tutukladı fakat delil yetersizliğinden serbest bıraktı. Bu güne kadar kimse saldırı için suçlanmadı veya tutuklanmadı.
Birçok kadın hakları savunucusu cinsiyet eşitliği için kampanya yaptıkları için sosyal normlara, yapılanmalara ve uygulamalara karşı çıktıkları düşünülüyor. Kadının geleneksel rolüne karşı gelerek toplumdan dışlanma hatta saldırıya uğrama riskini göze alıyorlar. Nisan 2009’da kuzey Irak’ta bir toplantıda Iraklı insan hakları savunucusu kadınlar Uluslararası Af Örgütü’ne “kâfir” olmakla suçlandıklarını ve evlilik, boşanma ve miras işlerini düzenleyen Kişisel Durum Yasası da dâhil olmak üzere kadına yasa altında eşit haklar verilmesi gerektiğini savundukları için saldırıya uğradıklarını anlattılar. Bir kadının gözlemine göre:
“Cinsiyet konuları ve kadına karşı şiddete yönelik çalışmalar yapmak çok zor. Çoğu kez toplumu kötü göstermekle suçlanıyoruz ama gerçekleri açığa çıkarmak zorundayız.”
Karşılaştıkları risk ve zorluklara rağmen kadın hakları aktivistleri bazı başarılar elde ettiler. Örneğin Irak parlamentosunda koltukların dörtte biri kadınlara ayrılmış durumda, Kürdistan bölgesindeyse Ceza Yasası ve Kişisel Durum Yasası’na yapılan değişiklikler kadın haklarını geliştirdi.
MEDYA ÇALIŞANLARI
Irak’taki medya çalışanları meslekleri sebebiyle ciddi saldırı riski altında olmaya devam ediyorlar. Gazetecileri Koruma Komitesi Mart 2003’den Ekim 2009’a kadar çoğu Iraklı olan 89 gazeteci ve 44 medya yardım çalışanı yapılan saldırılarda hayatını kaybettiğini belgeledi. Diğer çoğu gazeteci de ateş hattında kalarak ve diğer şiddet olayları sırasında öldürüldüler. Açık sözlü gazeteciler resmi yolsuzlukları ve silahlı gruplar ile milislerin düzenledikleri şiddet suçlarını haber yaptıkları için tehdit edildiler ve saldırıya uğradılar.
36 yaşındaki gazeteci Sarwa Abdel Wahab 4 Mayıs 2008’de arabasından zorla çıkarılarak kimliği belirsiz kişiler tarafından Musul’un al-Bakr bölgesinde vurularak öldürüldü. Ölümünde önceki haftalarda Muraslon haber sitesinde İslami silahlı grupları eleştiren makaleler yayınlamış ve Irak İslam Devleti’ne bağlı olduğu iddia edilen bir kişi tarafından en az bir kere tehdit telefonu almıştı.
Al-Sabah gazetesinden bir gazeteci olan Ahmed ‘Abd al-Hussein Ağustos 2009’da Şii bir siyasi parti olan Irak Yüksek Konseyi’ni (ISCI) ölümle sonuçlanan bir banka soyguna karışmakla suçlayınca ölüm tehditleri aldı. Soygunun suçluları arasında Adel Abdul Mahdi’nin en az bir güvenlik görevlisi, Irak’ın cumhurbaşkanı yardımcılarından biri ve partisinin olayla herhangi bir ilişkisini reddeden ISCI’nin eski bir üyesi bulunuyor.
Nabaz Goran: Gazeteci. 2007 ve 2009'da iki kez saldırıya uğradı.
36 yaşındaki Al Diyar TV İstasyonu’na bağlı gazeteci Emad Abadi 23 Kasım 2009’da Bağdat merkezinde kimliği belirsiz kişiler tarafından silahlı saldırıya uğradı. Kafasından ve boynunda vuruldu fakat hayatta kalmayı başardı. Emad Abadi Tel örgüsüz Düşünceler (Afkar bila aswar) adlı sık sık yetkilileri ülkeyi yönetememekle ve yolsuzlukla suçladığı bir programın sunucusuydu. Kendisi ayrıca medya özgürlüğünü açıkça savunanlardandı.
Irak Gazeteci Birliği de hedef alınanlar arasındaydı. 23 Şubat 2008’de birliğin başkanı 74 yaşındaki Shihab al-Tamimi birliğin Bağdat’taki ofisinden ayrıldıktan sonra arabasındayken kimliği belirsiz kişilerce vuruldu. Yaraları dolayısıyla 3 gün sonra hayatını kaybetti. Kimse tutuklanmadı ve yargılanmadı. Birliğin başkanı olarak yaptığı işler dolayısıyla birçok ölüm tehdidi almıştı. 20 Eylül 2008’de halefi Mu’aid al-Lami örgütün ofisinin yakınlarında gerçekleşen bombalı bir saldırıdan kurtuldu.
Irak güvenlik güçleri sık sık gazetecilere kötü muamelede bulundular. 13 Şubat 2099’da örneğin Irak ordusu üyeleri gazeteci Ahmed al-Azari ve diğer al-Itijah televizyonu çalışanlarını kendilerini gzaeteci olarak tanıtıp Kerbela’ya girmelerini reddeden askerin emrini sorgulamaları üzerine dövüldüler.
Sınır Tanımayan Gazeteciler Mart 2010 seçimleri çerçevesinde Kürdistan bölgesinde gazetecilere düzenlenen birçok saldırıyı rapor ettiler. Örneğin ikisi de muhalif Kürdistan İslam Birliği ile bağlantıları olan Yekgirtu televizyonu çalışanı olan Akar Fars ve Rzgar Muhsin silahlı kişilerce dövüldüler ve 7 Mart seçim günü Erbil’de bir oy istasyonunun görüntüsünü almaları engellendi.
Kürdistan bölgesinde iki iktidar parti – Kürdistan Demokratik Partisi (KDP) ve Kürdistan Vatansever Birliği (PUK) üyelerini eleştiren makaleler yayınlayan Kürt gazeteciler tehdit ve saldırı riski altında yaşamaya devam ediyorlar.
Kürt yetkilileri eleştiren makaleler yayınlayan 28 yaşındaki gazeteci Sabah Ali Qaraman 19 Ocak 2010’daki bir kaçırma denemesinden kurtuldu. Bir cip içindeki üç kişi Süleymaniye valiliğindeki Kifri bölgesindeki evinden çıkarken Qaraman’ı durdurdu, kendisini kaçırmak istediklerini hemen anlayarak kaçmayı başardı. Saldırganlardan birinin PUK’un “emekli görevlisi” olduğunu iddia etti ve daha sonra ona karşı şikâyet dilekçesinde bulundu. Şimdiye kadar yetkililer iddia edilen saldırganı tutuklamadılar.
Jihan gazetesinden Kürt liderleri eleştiren pek çok makale yayınlayan 32 yaşındaki Nabaz Goran 29 Ekim 2009’da Erbil’de Iskan bölgesindeki ofisi yakınların üç kişi tarafından saldırıya uğradı. Goran’ın KDP’ye bağlı olduklarını düşündüğü saldırganlar önce adını sorduktan sonra metal bir nesne ile kafasına vurdular. Saldırı için tutuklanan kimse yok.
Başka bir vakada, bir Kürt gazeteci şüpheli bir biçimde öldürüldü. Levin dergisine bağlı 23 yaşındaki Souran Mama Hama 21 Temmuz 2008’de Kerkük’teki ailesinin evinin dışında vurularak öldürüldü. Saldırganlar bir arabanın içinde ve sivil kıyafetler giymişlerdi. Souran Mama Hama KDP ve PUK bünyesindeki yolsuzluk ve adam kayırma iddialarını eleştiren makaleler yayınlamıştı ve ölümünden birkaç gün öncesinde ölüm tehditleri aldığı düşünülüyordu. Cinayet için kimse tutuklanmadı.
SİYASİ AKTİVİSTLER
Seçim gününe kadar olan sürede siyasi aktivistlere karşı şiddet düzenli olarak artıyor. Örneğin bölgesel seçimlerde yarışan farklı partilerden en az 9 aday Ocak 2009’da öldürüldüler.
Yakın tarihte gerçekleşen birkaç saldırının da 2010 parlamento seçimleriyle alakalı olduğu düşünülüyor. Örneğin 7 Mart seçim günü düzinelerce insan farklı olaylarda, tek başına en az 25 kişinin ölümüne yol açan Bağdat’taki binalara yapılan bombalı saldırılar da dâhil olmak üzere, öldürüldü.
7 Şubat 2010’da Irak Ulusal Hareketi parlamento seçimleri adayı Soha Abdul Jarallah Musul’da Ras al-Jadda bölgesindeki yakınlarının evinin önünde öldürüldü. Arabayla olay yerinden kaçan kimliği belirsiz kişiler tarafından vurularak hayatını kaybetti.
23 Aralık 2009’da Irak Birlik İttifakı adayı Sa’ud al-‘Issawi ve iki koruması Falluja’da arabalarına konan manyetik bombanın patlamasıyla hayatlarını kaybettiler.
Bağdat’ın al-Ghadi bölgesinde bir kız okulunun müdiresi Safa ‘Abd al-Amir al-Khafaji, Irak Komünist Partisi adına seçimlere katılacağını açıklamasının üzerine, 12 Kasım 2009’da kimliği belirsiz kişilerce vurularak ciddi şekilde yaralandı.
Yeni kurulan Kürt muhalefet partisi, Goran (Değişim) Hareketi, aktivistleri de saldırıya uğradı. Aralık 2009’da en az beş Goran aktivisti Kürdistan bölgesinde vuruldu. İçlerinde eski bir PUK destekçisi olan fakat siyasi taraf değiştiren Raouf Kadir Zaryani 25 Aralık’ta Süleymaniye valiliğine bağlı Halabja Taze’deki evinin önünde araç içindeki kimliği belirsiz kişilerce vurularak öldürüldü.
İşadamı ve Goran’ın Irak parlamento seçimleri adayı olan Sardar Qadir 4 Aralık 2009’da Süleymaniye Iskan bölgesinde bir yakının evindeyken camdan vurulmasıyla bacağından yaralandı. Uluslararası Af Örgütü’ne ölüm tehditleri almadığını ama geçtiğimiz haftalarda izlendiğini hissettiğini ve saldırının politik amaçları olduğunu düşündüğünü söyledi:
“Suçu herhangi bir partiye atamam. Fakat ceremesini çektiğimiz demokrasi eksikliğinin bir mağduru oldum.”
Eski bir PUK destekçisiyken Goran Hareketi’ne geçen eski bir ordu görevlisi Dara Tawfiq 7 Ekim 2009’da Süleymaniye’nin Bakhtiari bölgesinde evinin önünde saldırıya uğradı. Uluslararası Af Örgütü’ne:
“Akşam üç civarında evime döndüm ve tam kapıyı açarken demir bir sopayla dövüldüm. Arkamı döndüm ve kafamı kolumla korumaya çalıştım. Başımdan kan geliyordu. Biri uzun diğeri kısa ve bıyıklı olan saldırganlarımı görebiliyordum, ikisi de yerel bir lehçeyle konuşuyorlardı.”
İki saldırgan bir üçüncünün kullandığı bir arabaya binerek kaçtılar, sürücü saldırıya tanık olan bir yayaya iki el ateş etti. Dara Tawfiq tehdit almadı fakat Goran Hareketi’ne desteği yüzünden saldırıya uğradığını düşünüyor.
Saldırılar devam ediyor. 16 Şubat 2010 tarihinde PUK’a bağlı oldukları belirtilen silahlı kişiler Süleymaniye’de Goran Hareketi üyelerinin toplantısını bastılar, olay üzerine 11 Goran aktivisti tutuklandı. Başka bir muhalif parti olan Kürdistan İslam Birliği ofisi 14 Şubat 2010’da Süleymaniye’de kimliği belirsiz kişilerce saldırıya uğradı; dört gün sonra bazı üyeleri Dohuk’taki yetkililer tarafından göz altına alındı.
3) DİNİ VE ETNİK AZINLIKLARA KARŞI ŞİDDET
2003’teki ABD tarafından yönetilen işgali takip eden haftalarda dini ve etnik azınlık üyeleri kaçırılma ve öldürülme gibi şiddet saldırılarının hedefi haline geldiler.
Örneğin Mandaean Ortaklık Birliği verilerine göre Mayıs 2003 ve Ekim 2009 tarihleri arasında Sabean-Mandaean dinine bağlı 271 kişi kaçırıldı, 163’ü hayatını kaybetti. 2004’ün ortalarından 2009 sonuna kadar Hristiyan kiliselerine düzinelerce mağdura neden olan 65 saldırı bildirildi.
Birçok Hristiyan sokakta, iş yerlerinde veya evlerinde saldırıların hedefi oldular. Örneğin 22 Şubat 2010’da bir Hristiyan ailenin üç üyesi, 59 yaşındaki Aishwa Maroki ve oğulları Mokhlas ve Bassim, mezhep kaynaklı saldırıların hedefi olarak Musul’un al-Saha bölgesindeki evlerinde öldürüldüler. O ay içerisinde Musul’da öldürülen en az 8 Hristiyan’dan biriydiler.
4 yıl önce Şii Müslümanlar için en kutsal yerlerden biri sayılan Samarra’daki al-Askari camisine Şubat 2006’da yapılan bombalı saldırı Sunni ve Şii müslümanlar arasındaki mezhep çatışmasını alevlendirdi. Saldırı her Iraklı’yı dini kimliği ve bağlılığı nedeniyle saldırı hedefi haline getirdi. Özellikle insanların dinlerini ifade etmek için gittikleri yerler saldırıların hedefi oldu. 1 Şubat 2010’da örneğin Bağdat mahallelerinin birinde 40 Şii hacı bir intihar bombacısı tarafından öldürüldü.
Haziran 2009’da ABD ordularının Irak şehirleri ve kasabalarından çekilmesiyle başlayan ölümcül saldırılar yeniden azınlıkların savunmasızlıklarını su yüzüne çıkardı. 2009 Temmuz ortasından Eylül ortasına kadar Hırstiyan, Sabean-Mandaean, Yezidiler, Turkoman Şiileri, Shabaklar ve Kaka’ileri hedef alan saldırılarda yüzlerce kişi hayatını kaybetti.
Geçtiğimiz günlerde sivillere yapılan en ölümcül saldırı 14 Ağustos 2007’de gerçekleşti, genel olarak Yezidiler’in oturduğu Sinjar bölgesindeki diğer köyler ve al-Qahtaniya’ya eşgüdümlü düzenlenen bombalı saldırılar 400’den fazla kişinin ölümüne sebep oldu.
Azınlık üyelerinin meslekleri, gelenekleri ve siyasi güç eksikliklerinin de savunmasızlıklarında payı oldu. Örneğin birçok Sabean-Mandaean geleneksel meslekleri olan demircilik ve kuyumculuk yüzünden pek çok suç örgütü, silahlı grup ve milislerin hedefi oluyorlar. Aynı şekilde alkol satışının eskiden beri Hristiyanlar ile Yezidilerin işi olması onları İslami silahlı grup ve milisler için hedef haline getirdi. Fakat bu tür saldırılardan kurtulanlar ve tanıklar suçluların çoğu kez işledikleri suçları mağdurların inançlarına dayanarak “haklı çıkardıklarını” belirttiler.
Diğer hedef alınanlar dini azınlık üyeleri katı İslami kıyafet kurallarına bağlı kalmayan kadınlar. Ayrıca 2003’ten beri Irak’ta bulunan ABD önderliğindeki yabancı askeri güçleri destekler gözüken azınlıkların üyeleri de düşman güçlerle “ittifak” içinde oldukları gerekçesiyle silahlı grup ve milislerin saldırısına uğruyorlar.
Dini ve etnik bağlılık çoğu zaman kişinin adını bilerek fark ediliyor ve resmi kimlik kartlarında kişinin dini belirtiliyor. Birkaç dini azınlık üyesi Uluslararası Af Örgütü’ne çoğu zaman kimlik kartlarını göstermeye çekindiklerini çünkü gösterirlerse saldırıya uğrayacaklarını düşündüklerini söylediler.
Bu tür korkular 16 yaşında bir Yezidi Du’a Khalil’in Sunni Müslüman bir erkekle ilişkisi olduğu için Nisan 2007’de Musul yakınlarındaki Bashiqa’da bir erkek yakını tarafından öldürülmesinin ardından pekişti. Du’a Khalil’in Müslümanlığa geçtiği iddialarının 22 Nisan’da Musul Bashiqa yolu üzerinde bir otobüsteki 23 Yezidi’nin cinayetini tetiklediği düşünülüyor. Araç Yezidi yolcuları kimlik kartlarıyla belirleyen silahlı kişilerce durduruldu, sonrasında hepsini araçtan zorla indirerek öldürdüler.
17 Şubat 2010’da kimliği belirsiz silahlı kişiler iki Hristiyan öğrenciyi, 22 yaşındaki Zia Toma ve 21 yaşındaki Ramsin Shmael, Musul’daki bir otobüs durağında kimliklerini kontrol ettikten sonra vurdular. Zia Toma hayatını kaybederken Ramsin Shmael yaralandı fakat hayatta kaldı.
Din ve inanç özgürlüğü BM Özel Sözcüsü: “Bir kişinin dini bağlılığını resmi belgelerde taşıması ciddi bir taciz riski veya din ya da inanca bağlı ayrımcılıkla karşılaşma riski oluşturuyor. Bunun kişinin dinini açıklamadaki olası amaçlarla karşılaştırarak dikkate alınmalı.”
GÖÇ VE YERİNDEN EDİLME
Hayatlarını kaybetme korkusu çok sayıda azınlık üyelerini geçtiğimiz yıllarda Irak’tan kaçmaya yöneltti. Temmuz 2009’da Irak’taki durumu bildiren BM Genel Sekreteri’ne göre: ”özellikle azınlıkları hedef alan süregelen şiddet olayları ülke içindeki yerinden etme vakalarını yanı sıra birçok Iraklının ülkeyi terk etmesine neden oldu.”
Uluslararası Af Örgütü yüz binlerce mültecinin hala yaşadığı komşu ülkelerde de olmak üzere geçtiğimiz yıllarda birçok Iraklı mülteciyle görüştü. Bazıları dinleri yüzünden hedef alındıklarını veya Müslümanlığa geçmek istemedikleri için hedef alındıklarını söyledi.
10 Ağustos 2009'da Khazna'da 34 kişinin ölümüne neden olan bombalı saldırı
Ürdün’e kaçan Sabean-Mandaean dinine mensup 25 yaşında bir mühendis Mart 2009’da Uluslararası Af Örgütü’ne 2007’de mezun olmasından önce bir Bağdat üniversitesinde okurken dini inancını açıklamaya korktuğunu söyledi. Daha sonra ülkeyi terk etmeye çalıştı fakat Suriye’ye kabul edilmedi. Bir restaurantda iş bulduktan sonra inancını öğrenen diğer çalışanlar Müslümanlığa geçmesi gerektiğini ve namazlara katılması gerektiğini söylediler. Söylenilenleri yapmadı. Daha sonra Ağustos 2008’de evinden işe giderken maskeli kişilerce kaçırıldı ve zorla bir arabaya bindirildi. Gözlerini bağladılar ve bilinmeyen bir yere götürerek hapsettiler. Orada Müslümanlığa geçmesi gerektiğini söylerken giysilerini çıkardılar, tecavüz ettiler ve şuurunu yitirinceye kadar dövdüler. Daha sonra bir yol kenarına attılar.
Aralık 2008’de Ürdün’e kaçtıktan sonra Uluslararası Af Örgütü’ne:
“Kaçıranların beni öldürmesinden çok korkuyordum. Sanırım beni canlı olarak yol kenarına attılar çünkü bölgede gezen güvenlik güçleri tarafından yakalanmaktan korkuyorlardı” dedi.
Evli ve üç çocuklu emekli bir hemşire olan 58 yaşındaki bir Hristiyan Uluslararası Af Örgütü’ne Irak’tan Şubat 2007’de Musul’Daki evlerinde dört maskeli adam tarafından saldırıya uğradıktan sonra kaçtıklarını söyledi. Kocası dövülüp tekmelenirken kendisi de silahla tehdit edildi. Saldırganlar çifte Müslümanlığa geçmek için 24 saatleri olduğunu ya da evlerini terk etmelerini söylediler. Hemşire Uluslararası Af Örgütü’ne:
“Ertesi gün erken saatlerde Suriye’ye gitmek üzere bir taksi çağırdık. Her şeyi geride bıraktık” dedi.
Bir insan hakları savunucusu ve Irak’ın Hristiyan azınlığının bir üyesi Aralık 2009’da Musul’dan kaçmasından hemen sonra Erbil’de Uluslararası Af Örgütü’ne konuştu. 2008’de yaklaşık 12,000 kişinin evlerinden kaçmasına sebep olan Hristiyanlara yapılan saldırı dalgasına rağmen Musul’daki evinde kaldı. Sonunda Mart 2010’daki parlamento seçimleriyle yükselen politik gerilimin azınlık üyelerini saldırıya açık hale getireceği korkusu yüzünden kaçmaya karar verdi. Kaçmasının ardından 15 ve 23 Aralık 2009 tarihlerinde kiliselere düzenlenen bombalı saldırılarla Musul’daki Hristiyan toplumuna karşı şiddet gerçekten de arttı.
TOPRAK KAVGALARI
Daha çok Kürtler, Araplar ve Türkmenlerin bölge kontrolü üzerine tartıştıkları Irak’ın kuzeyinde Mart 2003 işgali üzerine farklı etnik topluluklar arasında şiddet patlak verdi.
Çatışmaların kökeni Kürtler ve diğer azınlıkların merkezi Irak yetkilileri tarafından kovulma ve orta ve güney Irak’tan Araplarla yerleştirilmelerine dayanıyor. 1980’lerin sonlarına doğru Anfal kampanyası sırasında on binlerce Kürt sivil zorla kaybolma mağduru oldular ve çoğu Irak güçleri tarafından bazıları kimyasal silah kullanmak üzere toplu katliamlarda, bombardımanlarda ve kara saldırılarında öldürüldü. Şiddet çok sayıda Kürt ve diğer azınlıkların yerlerinden edilmesine yol açtı. On binlerce kişi -çoğu Kürt- 1990’larda zorla Kerkük ve diğer şimdiki “tartışmalı bölgeler”deki yerlerinden edildi. Yerlerinden edilmiş kişilerin birçoğu evlerine dönemedi.
2005 Anayasası geçmiş adaletsizlikleri gözden geçirecek, yerinden edilmiş kişilere ger dönme hakkı ya da tazminat ödenmesini sağlayacak ve Kerkük de dâhil olmak üzere “tartışmalı bölgelerde” referanduma gidilip 2007’den önce bir nüfus sayımının yapılacağı bir süreç öngörüyordu (Madde 140). Fakat ne referandum ne de bir nüfus sayımı yapıldı. “Tartışmalı bölgeler”in gelecekteki durumunun ne olacağının bilinmemesi şiddet ve gerilimi daha da arttırıyor. Kürt yetkililer de facto kontrol ve etkilerini “tartışmalı bölgeler”in çoğuna yaydılar. Bu sırada yerlerinden edilmiş Kürtlerin Kerkük valiliğine geri dönmeleri özellikle Türkmen ve Arap toplulukları olmak üzere diğer azınlıkların protestosuyla karşılandı.
“Tartışmalı bölgeler”de dini ve etnik grup üyeleri artarak Arap etkisi altındaki merkez hükümet ve Kürdistan Bölgesel Hükümeti arasındaki güç savaşında piyon haline geliyorlar. Bu durum azınlıklar içinde, karşı karşıya olan siyasi partiler de dâhil olmak üzere ayrımlara neden oluyor ya da ayrımları arttırıyorlar. Kürt yetkililer Hristiyan toplumunun protestolarına rağmen Hristiyan köy ve kiliseleri önlerinde konuşlanacak bir savunma milislerinin kurulmasını desteklediler.
Kürtlerin yetkilerini “tartışmalı bölgeler”e yaymalarına kuşkuyla bakan azınlık üyeleri Kürt güvenlik güçleri tarafından özellikle seçimler öncesinde gerçekleştirilen taciz ve kötü muamele vakaları bildirdiler. Örneğin Nineva valiliğindeki Sinjar’da bir siyasi aktivist olan ve Kürt siyasi partilerine muhalefet olan Murad Kashti al-Asi’nin birçok kez tutuklandığı, kötü muamele gördüğü ve tehdit edildiği bildirildi. Kasım 2008’de gerçekleşen en son tutuklanmasının bölgesel seçimlere bağlı olduğu düşünülüyor.
Iraklı yetkililerin “tartışmalı bölgeler”deki Kürt halkını taciz ettiği ve korkuttuğu haberleri de bildiriliyor. Ekim 2008’de örneğin Irak güvenlik güçlerinin Karatepe köyündeki Kürt topluluğuna baskın yaptıkları ve taciz ettikleri bildirildi.
Temmuz 2009’da Kürdistan bölgesiyle ilgili bir anayasa taslağı Kürt yetkililerin Kürdistan bölgesine eklenmesini istedikleri bölgeleri listeledi. Bu durum siyasi gerilimi daha da arttıran Bağdat’taki merkez hükümet yetkililerinin protesto gösterilerine neden oldu. Etnik ve dini azınlıkları temsil eden örgütler de anayasa taslağında yapılan bölge taleplerini protesto ettiler.
4) KADINA YÖNELİK ŞİDDET
Savaş ve çatışmalar nerede olurlarsa olsun korkunç miktarlarda kadına karşı şiddet olaylarına neden oluyor. Irak’taki silahlı çatışmaya katılan tüm taraflar özellikle kadına yönelik ve tecavüz de dâhil şiddet suçlarına bulaştılar. Suçlular silahlı grup, milis, Irak hükümeti ve yabancı askeri güçler üyeleri var. Buna ek olarak kadınlar erkek yakınları ve İslami silahlı gruplar veya milisler tarafından geleneksel roller ve ahlaki kurallara uymadıkları gerekçesiyle saldırıya uğramaya ve hatta öldürülmeye devam ediyorlar. Bu suçların çoğu cezasızlık çerçevesinde işlendi.
Irak’taki kadına karşı cinsel suçlar arasında rapor edilenler mağdurlar misillemeden korktukları için çok az, rapor edilen vakalar da sistematik olarak kayda alınmıyorlar.
Uluslararası Af Örgütü Irak’tan kaçmış, tecavüz suçundan dolayı travma geçirmiş kadınlarla görüştü. Bu kişilerden kendi tecavüzü hakkında bir suç duyurusunda bulunmamış biri Haziran 2007’de Uluslararası Af Örgütü’ne:
“Tecavüze uğradığımı öğrenirse eniştemin beni öldürmesinden korktum. Ailesi beni tıbbi muayene etmek istediğinde reddettim. Yerine tecavüze uğramadığıma dair yeminler ettim. Olanları anlatabileceğim kimse yoktu.”
Birçok rapora göre kadınlar Irak tutukevlerinde tecavüze uğruyorlar. 2007’de Irak için BM Yardım Misyonu (UNAMI) çalışanlarının Bağdat’taki al-Kadhimiya Kadınlar Cezaevi’nde polis istasyonlarında dövüldüklerini, tecavüze uğradıklarını veya cinsel istismara uğradığını söyleyen tutuklu birçok kadınla görüştüğünü bildirdi. Sonradan Irak parlamentosu İnsan Hakları Komitesi üyeleri medyaya en az üç kadın tutuklunun gözaltındayken tecavüze uğradıklarını – görünüşe göre cezaevine transferlerinden önce – söylediklerini belirtti.
Irak’ta tecavüz suçu işleyen çok az erkek mahkûm edildi. Fakat çok nadir ama çok ses getirmiş bir vakada birkaç ABD askeri 14 yaşındaki Abeer Qassim Hamza al-Janabi tecavüzü ve cinayeti ve Bağdat yakınlarındaki Mahmudiye’de Mart 2006’da ailesinin ve kız kardeşlerinin öldürülmeleri suçlarından ABD’de mahkeme önüne çıkarıldılar. Baş suçlu olarak görülen Steven Dale Green 21 Mayıs 2009’da hayat boyu hapse mahkûm edildi.
Cinsiyet ayrımcılığı ve şiddet olayları silahlı çatışma dönemlerinde daha da açığa çıkıyor. Irak’taki olay da bu oldu, Iraklı kadın örgütleri ağlarıyla yapılan ve 2008’de yayınlanan bir anketi yanıtlayan kadınlar kadına karşı şiddetin arttığını düşündüklerini belirttiler.
Birçok Iraklı kadın, zorla ve genç yaşta evlilik de dahil olmak üzere zararlı geleneksel uygulamalara maruz kalıyor. Genital bölgelerin kesilmesi de Kürt bölgelerinde çokça uygulandığı belirtiliyor. Iraklı yetkililer bu tür uygulamaların farkında fakat durdurmak için bir şey yapmıyorlar.
Iraklı kadın insan hakları savunucuları birçok tacize uğrayan kadının zorla –çoğu zaman genç yaşta ve 15 – 18 yaşları arasındakileri evlendirmek için Irak hukukunda belirtilen yasal onay olmadan – evlendirilmiş olduklarını belirtti. 15 yaşından genç kızların evlendirilmeleri yasak fakat özel ve dini seremonilerle suçlular sorumlu tutulmadan yapılmaya devam ediliyorlar.
Kadınlar ayrıca özellikle ailenin kararlarına karşı gelirlerse babalarının, kardeşleri ve diğer yakınlarının elinde de şiddet görmeye devam ediyorlar. Birçoğu zorla evlendirilmelerine karşı çıkarlar veya ailenin onayını almayan erkeklerle görüşürlerse ciddi cezalara maruz kalıyorlar. Bu durum zorla evlendirmeleri yasaklayan Irak yasalarına ve kişini eşini seçme özgürlüğünü garantileyen ve Irak’ın her yerinde geçerli olan uluslararası hukuka aykırı.
Erbil valiliği Heran yakınlarındaki Kolkarash köyünden Kurdistan Aziz Mayıs 2008’de kaybolduğunda 16 yaşındaydı. O günden sonra görülmedi ve öldürüldüğü düşünülüyor. Şubat 2008’de sevdiği genç bir adamla Kürdistan Bölgesi yetkilileri tarafından emniyetleri için gözaltında tutuldukları Erbil’e kaçmıştı. Fakat Şubat ayı sonunda ailesinin kızın güvenliğini sağlayacaklarına dair bir belge imzalamaları üzerine ailesine geri döndü. 21 Mayıs 2008’de babası yerel polisi arayıp kuzeninin onu aradığını ve kızın cinayetini üstlendiğini belirtti. 2010’un başında suçlu olduğu iddia edilen kişi hala yakalanamadı.
KADINLARI ÖLDÜRME YETKİSİ
Kadınlar cezasızlık koruması altında aile fertleri tarafından davranışları geleneksel kuralları ihlal ettiği düşünüldüğü için öldürülmeye devam ediyorlar. 2008 yılında Iraklı yetkililer güneydeki dokuz valilikte 56 kadının namus cinayetinden mağdur olduğunu belirtti. Çoğu erkek bu cinayetlerden yakayı kurtarıyorlar çünkü yetkililer düzgün bir soruşturma sürdürmekten ve sorumluları cezalandırmaktan kaçınıyor. Irak meclis üyeleri kadınlara karşı bu tür bir şiddeti göz ardı eden hatta kolaylaştıran yasalarda değişikliğe gitmediler.
Ceza Yasası, örneğin, cinayetten hüküm giymiş bir suçlu “namus amaçlı” (Madde 128) öldürdüğüne dair bir temyize başvurursa cezaevinde sadece 6 ay yatabiliyor. Yasa aynı zamanda bir kocaya karısına karşı şiddet kullanma hakkı tanıyor. Cezai sorumluluktan kaçınmak için “yasal hakkı kullanma”: “Bir kocanın karısını disipline etmesi, çocukların aileleri ve öğretmenleri tarafından yetkileri olarak İslami Hukuk (Şeriat), yasalar ve geleneklerle belirlenmiş bazı sınırlar içerisinde disiplin edilmesi” (Madde 41) durumlarında geçerli.
Sonuç olarak polis sık sık kadın akrabalarına şiddet uygulamakla suçlanan erkekleri tutuklamakta başarısız oluyorlar. Tutukladıkları nadir olaylarda suçlamalar yapıldıktan sonra hakimler genelde kadın öldürülmüş bile olsa hafif cezalar veriyorlar. Bu durum Irak’taki tüm kadınlara korkunç bir mesaj gönderiyor – öldürülebilir ve dayak yiyebilirler ve hepsi cezasızlık içinde gerçekleşir.
Fakat Kürdistan Yerel Hükümeti Ceza Yasası’nda kadınlara karşı şiddet olaylarında “namus amaçlı” ibaresini çıkarmak için değişikliğe gittiler. (Yasa 14, 2002) Bu kararın etkisi bazı mahkeme kararlarında görüldü.
YETERSİZ KORUMA
Bazı kadınlar şiddetten kaçmayı başarıyor ve sığınma evlerinde kalıyorlar, fakat bu evlerin sayıları çok az. Kürdistan bölgesinde yetkililer ve STK’lar tarafından birkaç sığınma evi kuruldu. Fakat Irak’ın geri kalanında yetkililer sığınma sağlamıyor, hizmete sunulan barınaklar STK’lar tarafından yönetiliyor ve çoğu zaman gizlilik içinde işlemeleri gerekiyor.
Acil yardım sağlanan kadınlar bile risk altında olmaya devam ediyorlar, çünkü sığınaklar ya da özel evler erkek akrabalar tarafından saldırıya uğrayabiliyor. Irak’taki tüm bu sığınma evleri yalnızca kısa vadeli “çözümler” olmaya devam ediyor ve risk altındaki kadınlar için kalıcı bir çare sağlamıyor.
Kürdistan bölgesinde, sığınma evi çalışanları, polis ve toplum liderleri risk altındaki kadının evine dönmesi için anlaşmaya varmaya çalışıyorlar. Çoğu zaman ailenin kadına zarar gelmeyeceğine dair bir taahhüt imzalaması gerekiyor. Fakat kadınlar birçok kez kendisine zarar vermeyeceğine dair teminat veren akrabaları tarafından saldırıya uğruyor hatta öldürülüyorlar.
5) GEY ERKEKLERE SALDIRI
Irak’taki gey toplumu üyeleri sürekli bir risk altında yaşıyorlar. Cinsel kimlikleri nedeniyle geniş çapta bir hoşgörüsüzlükle karşılaşıyorlar, gey ya da öyle olduğu düşünülen birçok erkek geçtiğimiz yıllarda, bazıları işkence gördükten sonra öldürüldü. Gey erkeklere karşı şiddet olayları imamlar ve homoseksüelliği aşağılayan diğer kişilerce sık sık tekrarlanan kamu beyanları akabinde gerçekleşti.
2003 işgali sonrası gey erkeklere karşı şiddet, hatta cinayet, olayları çokça rapor edildi. Ürdün’de mülteci olarak yaşayan ve Bağdat’tan bir kuaför olan 40 yaşındaki Qassim Haziran 2006’da Uluslararası Af Örgütü’ne Bağdat’ta Ağustos ve Eylül aylarında gerçekleşen gey erkekleri hedef alan şiddet olaylarını anlattı:
“Erkek arkadaşımla birlikte jimnastik salonundaydık. Bana bir şişe su getirmek için arabama gittiğinde salonun dışında vurularak öldürüldü. Çok korktum ve saklanmaya başladım.”
2009 Nisan'ından bir grafiti: "Geylere ve kirli insanlara ölüm"
İki hafta sonra iki arkadaşı da Bağdat’ta öldürüldü. Birkaç gün sonra arabasına patlayıcı bir madde atılınca Irak’ı terk etmeye karar verdi.
BM raporuna göre Ekim 2005 ve Mayıs 2006 tarihleri arasında Büyük Ayetullah Ali al-Sistani’nin web sayfasında homoseksüelleri “en korkunç biçimde” öldürülmeye çağıran bir fetvanın yayınlanmasıyla birlikte 12 kişi hayatını kaybetti.
2009’un ilk aylarında cinsel tercihleri ve cinsiyet tercihleri nedeniyle Bağdat’ta en az 25 erkek ve çocuk öldürüldü. Bu tür olaylar özellikle ağırlıklı olarak Şii bölgesi olan al-Sadr Şehrinde sık sık görülüyor. Raporlara göre sorumlular akrabaları ve Şii bir din adamı ve siyasi lider olan Mogtada al-Sadr yandaşı olan Mahdi ordusu üyeleriydi. Çoğu mağdur işkence görmüş ve vücutları parçalara ayrılmış şekilde sokaklara atılmıştı. Diğer birçok erkek ve çocuk ölüm tehditleri almalarının ardından Irak’tan kaçtılar.
Nisan 2009’da Uluslararası Af Örgütü gey olmalarından dolayı şiddet gördükleri için Irak’tan kaçan Iraklılarla görüştü. Najaf’tan 34 yaşındaki Hakim Ekim 2008’de gizli ilişkilerinin öğrenilmesi üzerine erkek arkadaşı Mahdi ordusu tarafından kaçırılarak tacize uğradığını belirtti. Serbest bırakılmasının ardından iki erkek de Mahdi ordusundan, bir seferinde 3 kurşunla bırakılan bir not da olmak üzere, ölüm tehditleri aldılar.
Bağdat’ın Hayy Ur bölgesinden 41 yaşında gey bir erkek Human Rights Watch’a Şubat 2009’da gey olan bir arkadaşının sokakta arkadaşlarıyla dolaşırken Mahdi ordusu tarafından saldırıya uğrayıp öldürüldüğünü söyledi. Kendisi de daha sonra gerçekleşen 6 Mart 2009’da Mahdi ordusu üyeleri tarafından mağazasından silah zoruyla çıkardıkları bir kaçırma girişiminden sonra hayatta kalmayı başardı. Kaçırılması sırasında milisler kendisini şuurunu kaybedinceye kadar dayak atmak ve bir sopayla tecavüz etmek de dahil olmak üzere taciz ettiler. Ailesinin fidye ödemesi üzerine serbest bırakıldı fakat kaçıranlar evden çıkması halinde onu öldürmekle tehdit ettiler. Bir ay boyunca, Bağdat’ı terk ettiği güne kadar, evden dışarı çıkmadı.
2009’un başlarındaki saldırı dalgası özellikle al-Sadr şehrindeki Müslüman din adamlarının yandaşlarını homoseksüelliği Irak toplumundan atmaya çağıran beyanlarıyla aynı dönemde gerçekleşti. Gey olan veya olduğu düşünülen erkeklere şiddeti körükleyen bir dil kullandılar.
GEY ERKEKLERİ ÖLDÜRME YETKİSİ
Gey erkekler “namus amaçlı” suçlar işleyen kişilere hafif cezalar getiren yasalar altındaki kadınlarla aynı ayrımcılığa maruz kalıyorlar. Irak mahkemeleri Madde 128’in hükümlerini yorumlayarak gey akrabalarına saldıran kişilere “utançtan kurtulmak” için suç işlediklerini söylerlerse çok hafif cezalar vermeye devam ediyorlar. Irak Temyiz Mahkemesi verdiği kararlarda aynı cins ilişkiye girdiği belirlenen erkek akrabayı öldürmenin “namus amaçlı” bir cinayet olduğunu ve Madde 128 altında hafifletilmiş ceza gerektirdiğini gösterdi.
Kürdistan bölgesinde Madde 128 hükümleri 2002 Yasa 14’le değiştirilmiş ve dolayısıyla oradaki kadınlara karşı işlenmiş suçlara uygulanmıyor olsa da hala tüm Irak’taki gey erkeklere karşı işlenen suçlara uygulanmaya devam ediyor.
Örneğin 24 Ekim 2005’te Kürdistan Bölgesi Temyiz Mahkemesi 2005’in başlarında Koysinjak’ta gey erkek kardeşini öldürdüğünü itiraf eden bir kişiye 1 yıllık mahkûmiyet verdi. Mahkeme kardeşini, “mağdurun ahlaksızlığı ve homoseksüellik ve fuhuş içine girerek ailesine getirdiği utançtan kurtarmak” nedeniyle “namus amaçlı” öldürdüğüne karar verdi. Mahkeme ayrıca normalde ölüm cezası gerektiren bu önceden planlanmış cinayet için 1 yıllık mahkumiyetin yeterli olduğuna karar verdi.
Cezasızlık ya da hafif mahkumiyet cezaları Irak’ta bir istisna değil de kural gibi görünüyor.
GÜVENLİK YOK
Bir grup gey erkeğin Bağdat’taki gizli yerlerde risk altındaki kişiler için acil sığınak sağladığı bildiriliyor. Fakat saldırı veya cinayet riski altındaki gey toplumu üyeleri yetkililerden güvenlik yardımı, acil korunma gerekse bile bekleyemiyor.
Aksine güvenlik güçleri ve diğer yetkili kişilerin, yasalara ve uluslararası insan hakları standartlarına açıkça ters bir şekilde, aynı cins ilişki içindeki kişilerin hedef alınmasını teşvik ettikleri görülüyor. Örneğin Bağdat’ın Karada bölgesinde bir kıdemli bir polis memurunun medyaya “ homoseksüellik yasaya aykırı” dediği ve polisin “sokakları dilenci ve homoseksüellerden temizleme kampanyası”na katıldığı bildiriliyor.
6) YERİNDEN EDİLMİŞ KİŞİLER
Irak’ta, 1 milyonu 2003 öncesinden itibaren olmak üzere yaklaşık 2.7 milyon yerlerinden edilmiş kişi (IDP) yaşıyor. Ayrıca özellikle Irak’a komşu ülkelerde tahmini 1.5 milyon mülteci bulunuyor. Büyük göçler, hem iç hem dışarı olmak üzere, özellikle Şubat 2006 al-Askari caminin bombalanması ve süregelen tarikat çatışmaları dolayısıyla ortaya çıkıyor.
Irak’ta birçok yerlerinden edilmiş kişi ekonomik zorluklar ve temiz su ve tıbbi servisler gibi temel hizmetlere erişim eksikliği ile karşılaşıyor. Uluslararası Göç Örgütü’ne (IOM) göre anket yapılan 2006’dan sonra yerlerinden edilen ailelerin üçte ikisinde çalışma yaşına gelmiş üyeler işsiz.
Seçim şansları olmadığı için pek çok IDP emniyetsi ortamlarda yaşıyor. Bunlardan 400 aile Bağdat’ın sürekli roket atarların hedefi haline gelen Shu’ala bölgesinde bir kampta yaşıyor.
IDP’ler sürekli başkalarına ait olan mülklerden tahliye edilmekle tehdit ediliyor. Tahliyeler çıkarılan kişilere destek sağlamayı öngören Başbakan’ın Emir 101 ile kolaylaştırıldı. Fakat her tahliye edilen IDP bu finansal destekten yararlanamıyor.
Nisan 2009’da IOM 5 farklı bölgede tahliye edilmeyel karşı karşıya olan ve içlerinde Najaf’tan barınma için paraları olmayan 40 aile de olmak üzere 250 IDP ailesi hakkında rapor bildirdi. Ekim 2009’da Babil valiliğinde Qassim bölgesinde kendi mülkleri olmayan arazilerde ev inşa eden 70 ailenin tahliye edilme ile karşı karşıya olduklarını belirtti.
TEHLİKEYE RAĞMEN GERİ DÖNMEK
Evlerine geri dönmeye çalışan IDP’lere karşı pek çok saldırı rapor edildi. Bazı olaylarda ger dönen IDP’ler cinayete kurban bile gidebiliyorlar. Örneğin Mart 2009’da iki IDP ailesi aile fertlerinden ikişer kişinin hayatını kaybetmesiyle Kerkük valiliğinden evleri olan Diyala valiliğine ger dönme çabaları başarısızlıkla sonuçlandı.
BM göçmen bürosu UNHCR verilerine göre 200,000 yerinen edilmiş kişi 2009 yılında 37,000 Irak dışından göçmen de dâhil olmak üzere evlerine geri döndü. Fakat 4,000 geri dönen aile üzerinde yapılan bir IOM anketine göre yüzde 38’i “yalnızca bazı zamanlar” kendilerini güvende hissettiklerini söylediler. Ayrıca yüzde 34’ü evlerinin bir kısmının ya da tamamının tahrip edildiğini söyledi. Geri dönenler için diğer önemli sorunlar yiyecek emniyeti, su ve enerji kaynakları yetersizliği ve işsizlik.
Irak’a geri dönen veya dönmeyi düşünen birçok Iraklı göçmen Uluslararası Af Örgütü’ne bu kararlarının kaynak yetersizliği ve misafir ülkede yasal olarak kalamamaları olduğunu söylediler.
62 yaşında eski bir ordu mensubu ve dul bir erkek olan Majid iki yeğeninin Aralık 2007’de silahlı grup veya milis üyeleri tarafından başlarının kesilmesi üzerine Suriye’ye kaçtığını söyledi. Fakat ailesinin ona katılamayacağını öğrendikten ve tüm yetersiz uğraşlarını tükettikten sonra çok korkmasına rağmen geri dönmeye karar verdi.
Musul’daki Çokuluslu Güç eski tercümanı Muhsin birçok Avrupa ülkesinde sığınma talebi kabul edilmeden 2 yıl boyunca dolaştıktan sonra Bağdat’taki ailesini görmek için – Çokuluslu Güç ile çalışna Iraklıların özellikle risk altında olduğu bilinmesine rağmen – Şubat 2009’da geri dönmeye karar verdi. Dönüşünde Bağdat havaalanında güvenlik görevlileri tarafından Avrupa’da kalışı ve neden Musul’a değil de Bağdat’a geldiği hakkında sorgulandı. Dövüldü, gözaltına alınmakla tehdit edildi ve ertesi gün bırakılmadan önce $1,300 vermeye zorlandı. Bir ay sonra Bağdat’ta kiraladığı evde polisler tarafından ziyaret edildi ve gözaltına alındı. Merkez Bağdat’ta bir tutukevinde 1 hafta kadar gözaltında kaldı, süresiz gözaltına alınmakla tehdit edildi, dövüldü ve diğer tacizlere maruz kaldı. Bir ABD subayının araya girmesiyle serbest bırakıldı. Haziran 2009’da ailesiyle birlikte Irak’tan kaçtı.
Irak’ta süregelen şiddete rağmen birçok Avrupa hükümeti talebi reddedilen Iraklı mültecileri zorla Irak’a göndermeye devam ediyor. 2009’da Danimarka, Hollanda, Norveç, İsveç ve Birleşik Krallık yetkilileri çok sayıda Iraklıyı zorla, UNHCR ilkelerine karşı çıkarak orta Irak gibi Irak’ın tehlikeli bölgelerine gönderdiler. Örneğin 15 Ekim 2009’da UK yetkilileri talepleri reddedilmiş 44 mülteciyi zorla Bağdat’a gönderdi; Iraklı yetkililer sadece 10 tanesinin girmesine izin verdiler. Norveçli yetkililer Aralık 2009’da 30 Iraklıyı ve Ocak 2010’da 13 Iraklıyı zorla Bağdat’a döndürdüler. Şubat 2010’da Cumhurbaşkanı yardımcısı Tariq al-Hashemi Avrupa hükümetlerini Iraklı mültecileri Irak’ta güvenlik ve ekonomik durumlar düzelene kadar sınır dışı etmemeye çağırdı.
GÖÇMENLERE KARŞI ŞİDDET
Yerlerinden edilmiş Iraklılara ek olarak Irak’ta UNHCR tarafından kaydedilmiş yaklaşık 35,000 göçmen bulunuyor. Türk ve İran vatandaşlarının yanı sıra en büyük grubu Filistinliler oluşturuyor.
2003 ABD öncülüğündeki işgalden beri Filistinlileri hedef alan ciddi insan hakları ihlalleri Irak’taki Filistinli göçmenlerin sayısında, 34,000’den 12,000’e, düşüşe neden oldu. Filistinliler özellikle Şii milisler tarafından kaçırıldılar, işkence gördüler ve öldürüldüler. Etnik kimlikleri ve Irak’taki eski Ba’ath hükümetinden özel muamele gördükleri düşünüldüğü için saldırıların hedefi oluyorlar.
Temmuz 2009'da, Irak polisi ve güvenlik güçleri, Eşref Kampı'ndaki göçmenlerin karşısında
Irak’tan kaçmaya çalışan binlerce Filistinlinin çoğu komşu ülkelerce geri çevrildi ve sınırlardaki hayat şartlarının çok zor olduğu geçici kamplarda yaşamak zorunda bırakıldı. Bazıları yeniden yerleştirildi fakat Irak-Suriye sınırındaki al-Waleed çoğu Filistinli göçmenleri ağırlamaya devam ediyor.
İran’ın muhalif grubu olan ve Diyala valiliğinde Kamp Ashraf’ta yaşayan 3,400 Iran’ın Halkın Mojahedeen Örgütü (PMOI) üye veya yandaşları da diğer savunmasız göçmen grupları arasında yer alıyor. Yükselen gerilimi takiben 28 ve 29 Temmuz 2009’da Irak güvenlik güçleri zorla girerek Haziran 2009’a kadar ABD ordusunun kontrolünde olan kampın kontrolünü ele geçirdiler. Irak güvenlik güçleri kampa girerken çekilen video görüntülerinde kullandıkları askeri araçları bilerek protesto eden kamp sakinleri üzerine sürdükleri görülüyor. Gerçek cephane kullanarak en az 9 göçmeni öldürürken daha sonradan işkence yaptıkları 36’sını da tutukladılar. 36 kişi Diyala’daki al-Khalis polis istasyonuna götürüldüler, orada açlık grevi başlattılar ve daha sonra salıverilmelerini emreden birçok mahkeme emrine rağmen Bağdat’a nakledildiler. Ekim’de salıverilmelerini amaçlayan uluslararası bir kampanya sonucu özgürlüklerine kavuştular ve Kamp Ashraf’a gitmelerine izin verildi. Fakat 2010 başlarında yetkilierin kamp sakinlerini güney Irak’ta başka bir bölgeye taşımakta ısrar ettikleri bildiriliyor.
